EMZİK

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
Loading...

EMZİK

“ÖMER ÇAVUŞ’UN EMZİĞİ ARTIK CANSU’SUNDA ”

Askere gitmesine günler kalmıştı Ömer’in. Bir Pazar akşamı terminalde diğer tertipleri gibi davulla zurnayla gönderilecekti. Ağzında emzik, gözünde okunmayan göz yaşlarıyla.. Ana kucağından asker ocağına yolculuktu bu..gururla, onurla. Tıpkı babası, dedesi, atası gibi… Sıcacık yuvasından kopup vatani göreve koşmak, nöbet tutmak, silah tutmak, yeminini tutmak farklı bir duyguydu. Henüz çırak olarak çalıştığı berber dükkanında ustasıyla, çaycıyla, komşu dükkanla helalleşti önce..sonra komşular, daha sonra akrabalarla..Kahveye uğradı son kez, cananıyla, canıyla, Cansu’yla vedalaştı köşedeki pastanede. Gözü gibi baktığı eski DOĞAN marka otomobilini yıkatmaya götürdü… Direksiyonda oturup öylece düşünerek. Okul hayatı, çocukluğu geçti gözlerinin önünden jet hızıyla..o ana geri döndü. Toparlandı, traş oldu, en güzel elbiselerini giyip valizini aldı… Oyalanmak değil yola düşmek zamanıydı.

Babasından anasından son nasihatleri aldı yol boyunca, biraz cep harçlığı, Cansu’nun fotoğrafı, mektubu, biraz azık, birkaç paket çerez, temiz çorap, …terminal hiç bu kadar yakın gelmemişti Ömer’e konvoyla gittiği halde. Her yanı bayraklarla kaplanan arabalar korna sesiyle girdi terminale, “En büyük asker bizim asker” sesleriyle.

Kendi gibi pek çok genci daha görünce nedense tarifi imkânsız bir rahatlama duydu içinde. Davulla zurnayla, oynanan oyunlar, havaya fırlatmalar O’nu mest ediyordu. Anası babası gururla Vatan’a bir asker yollamanın haklı gururunu yaşıyordu. Gözler nemli, sesler titrek..bu soğuk kış günlerimiydi onları endişe ettiren, oğullarının özlemimi, oğullarından uzak geçecek 15 ay mı? Acemi merkezi neydi? Usta birliği? Sınıfı? Ne iş yapardı bu oğlan orada tek başına daha şu yaşında… o hala anasının kuzusu babasının çocuğuydu… O ise arkadaşları ile sarmaş dolaş anın zevkini çıkarıyordu.

Cansu utangaç, kırmızı yanaklarıyla sokulmak istiyor, kalabalıktan sıyrılıp ta Ömer’ini nişanlısını son kez koklayamıyordu. Mahalleli, akrabalar hep oradaydı. Bitmeyecek dakikaların ahengini metalik anons sesi bozdu..”23:30 yolcuları kalmasın” Ömer kendine gelmiş, anın geri dönülmezliğini hatırlamıştı yeniden. En küçükten en büyüğe sarılıp öptü tek tek yanaktan, elden, alından..anasına, dayısına, babasına sarıldı son kez…Cansu’yu kokladı tüm kalbiyle, kalbine sokmak ister gibi..Son bir iki kare fotoğraf otobüse ilk adımlar…yerine geçtiğinde otobüsün ne kadar çok asker adayı ile dolu olduğunu gördü hayretle sevindi..yalnız değildi, olmayacaktı…

Otobüsün kalkmasına iki dakika kala peronlarda milli marşımızın sesleri yükseldi hep bir ağızdan. Anne babalar gözleri oğullarında, oğulların ağzında birer emzik..sağ eller asker selamında gergince orta parmaklar sağ kaşa değmiş, asker olmadan asker selamı veriyordu hepsi de gözleri titrek, sesleri gür, korku, telaş, panik, sevgi, gurur, hasret karışımı bir duygu seli içinde.Marş seslerini alkış ve tempo sesleri aldı yeniden “En büyük asker bizim asker” Anne babalar haklarını helal etti, kaptan şoför hayırlı yolculuklar diledi, otobüs peronu terk ederken genç askerler başları camda , gözleri kalpleri perondakilerde asılı kaldı…Ağlayan da vardı, yanındaki ile hemen dost olan da. Susup düşünen de vardı, eşya yerleştirmeye koyulanda.

Gecenin geç saatine rağmen uyku yoktu bu yolda. Daha her şey sıcakken, telefon numaraları, resimler kontrol edildi, cüzdan emniyete alındı, azıklar kumanyalar paylaşıldı yan koltukla. Bir müddet süren sohbetler gece yarısı kesildi. Horlamalar, tekerlek sesleri arasında uyumayan gözler Mehmetçikler’e aitti. Bir de şoföre. Muavin bile işini tamamlamış kestirmeye başlamıştı. Öyle ya gidip te dönmemek var, dönüp te bulmamak var. Neyse ki helalleştik hepsiyle. Yarın ola hayır ola. Valizde bir şey eksik miydi acaba? Para yeter miydi? Derken gözler bir bir kapandı saatler 01:00’i gösterirken.

Otobüs mü sıcaktı, yol mu sarsıyordu bilinmez Ömer dahil çoğu pek hoş olmayan rüyalar gördü. Daha ilk molaya varmadan ilk uyku atlatılmış yeniden uzaklaşıyor olmanın damgası vurulmuştu endişeli bakışlara.. her kilometrede biraz daha koparken şehrinden hepsi emzikle oynadı uzun uzun..o küçükken ağladıklarında sussun diye analarının ağızlarına tıktığı, onların da kanıp sesini kestiği. Artık koca adam olmuşlardı şimdi hiç ağlamamak olmazdı.. Yakışmazdı. Bu emzik onların hatırası dert ortağıydı. İstemeden birkaç kez yine ağızlarında gevelediler tebessüm ederken hemen tüm Mehmetçikler yan koltukla emzik esprisine güldüler. Ama atmaya kıyamayıp hepsi emziği koyun cebine sakladı. ..cüzdanın yanına.

Mola zamanı gelip karaya ayak basınca sigaralar tüttürüldü, çaylar yudumlandı, gecenin serinliği içlerini titrettiği halde dilleri susmadı..Yeni dostluklara yeni kardeşliklere yeni arkadaşlıklara yelken açıp adresler telefon numaraları verdiler birbirlerine. Öyle ya Ömer dahil hepsi aynı yolun yılmaz yolcularıydı. Hepsi aynı acemi merkezine gidecek, belki aynı bölüğe bile düşecekti birkaçı. ..silah arkadaşlığı, kan kardeşliği gibi bir şeydi. Huylusu da vardı huysuzu da ama aynı yöne gidiyorlardı.

Moladan sonra daha bir ağırlaştı Ömer. Sanki yarası soğumuş gibi içi bir başka acıdı. Yavaş yavaş ayrılık koymaya başlamış mıydı ne? Neler gelmedi aklına? Yanındakinin uyumasından da istifade ile düşlere daldı gitti. Anasının yemekleri, kız kardeşinin doğumu, babasının sünnetinde giydiği kıyafet, kahverengi olan, ne güzel oynamıştı o akşam, Cansu’nun verdiği ilk mektup, ilk yanak, ilk traş oluşu, geldi geçti sırayla ön camdan bakınca hızla otobüsün altına giren yol çizgileri gibi birer birer. Sonra gecenin sabahı geldi aklına, inince nasıl gidecek, ne zaman nereye gidecekti? Yatılı bir okula ilk kez giden bir öğrenci gibiydi. Olsun parası vardı. Hem bir iki saat geç kalsa da kızmazlardı herhalde. Yeniden uykuya yeniden rüyalara daldığında sanki uyumuyor düşünüyor gibiydi. Annesinin yemekleri, kız kardeşinin doğumu… Saatler 05:52 idi en son hatırladığı.

Ani fren ve anons ile gözünü açtığında geldiğini anladı. Fırladı refleksle, sonra sakinledi, ceketini, cüzdanını, çantasını kontrol edip kaptanla helalleşti, valizini alıp Yusuf ve Süleyman ile birlikte o şehre ilk kez ayak bastı. Uğurlu ve hayırlı gelmesini diledi içinden. Durağa doğru yollandılar. İkisi de kendisi gibi aynı şehirden gelip aynı acemi birliğine gidecekti. Önce bir çorbacıya uğradılar sonra doğru nizamiyeye..

Nizamiye gösterişli, nöbetçiler dağ gibi geldi Ömer’e. Kağıtlarını gösterip, çantaları didik didik aramalarını seyredip, eşyalarını toplayıp sıra oldular önce..sonra topluca bu her yanı ağaçlarla kaplı haki ortamda topluca yürüyerek kayboldular. Önce koğuşa, yemekhaneye, sonra içtimaya, kantine, berbere, banyoya… o koşturmaca da akşam nasıl oldu bilemedi Ömer. Saçları kısacık kesilmiş, mavi pijamalar içinde, dolabında yeşil elbiseler, ağır botlar, ter kokusu hafiften…Yorulmuştu. Neyse ki evdekilere “Sağ salim geldim “ demeyi akıl edebilmişti telaş arasında. Yusuf’la Süleyman başka bölüklerdeydi ama nasılsa görüşürlerdi. Koğuşta 30 yabancı, 30 ayrı hayat hikayesi uyumaya çalışıyordu. Herkes anası, Cansu’su derdindeydi. Gözler kapanana kadar kimi mektup yazdı, kimi şiir, kimi yoklamadan sonra açık havaya çıkıp bir sigara tüttürdü..kimileri ilk gün can ciğer bile olmuş muhabbete koyulmuştu. Kimileri Ömer gibi yapayalnızdı o akşam kalabalığın ortasında. Yarın ola hayır ola diye yumdu gözünü. İlk gece uyumak uyanık kalmaktan daha zor geldi . gözleri kapandığında bir iki damla yaş vardı yanaklarında, rüyasında herkesi gördü tek tek…

Sabah kalk borusu bir şimşek gibi çakınca beyninde yataktan önce bir fırladı, sonra çalan hafif müzik ile sakinledi…traş olup yatağını yaptı, yeşillerini giydi. Cansu’nun fotoğrafını bir kere daha öpüp yemekhaneye indi. Askerlik başlıyordu…

Yatak yapmak, dolap düzeltmek pek zor değildi aslında , sıraya geçmek, kirli tabağı kaldırıp temizledikten sonra yerine koymak, çöp atmamak, atışırsa toplamak…ama bunu her gün yapacak olması biraz sıkıcı geliyordu.

Kahvaltıda nedense emzik geldi aklına. Zeytinle kaşar vardı oysa..ne alakaysa? Nereye koyduğunu hatırladı, güldü içinden. Çayın tadı biraz farklıydı, ekmek sert ama doyurucu, yemekhane biraz serin, içerisi kalabalık… ama iştahla yedi. İçtimada 1,2,3,4 diye saymalar önceleri garip gelse de sonraları alıştı. Ot toplamanın, izmarit toplamanın mantığını neden sonra anladı. Temiz sağlıklı güzel ve Mehmetçiğe yakışan bir ortamı kirletmemek kirlendiğinde ise hemen temizlemek gerekti…
Artık neyse ki mutfaklara yardım için er alınmıyormuş, buralarda siviller çalışıyormuş, patates soymaktan kurtardık diye sevindi içinden. Çavuşu ile arası fena değildi. Biraz sertti ama iyi insandı. Tüfeği başta ağır gelse de sonra alıştı. Başta taşımayı pek beceremedi ama elinden yere de düşürmedi bazıları gibi. Ne demişti çavuş; “At, avrat, silah. Başkasına teslim etmeyecek, yere düşürmeyeceksiniz.” Yatak yapmayı iyi öğrenmişti. Zaten kurallara uymayla bir sorunu hiçbir zaman olmamıştı. Lise mezunu olduğu için Hasan Çavuşla iyi anlaşıyordu. Yapılacak ortak hizmetler için sesini çıkarmaz, her işe koşardı Ömer. Hasan Çavuş’ta onu mümkün mertebe kollardı hak geçirmeden. Uçarılar, haytalarda vardı. Onlar birden çok giderdi göreve. Giderdi de pek uslanmazlardı. Sonra yine yine onlar gidince yavaştan düzelmeye başladılar. Çavuşu;”Biz bir takımız derdi, anca beraber, kanca beraber.” Temiz, düzenli, disiplinli bir yaşama geçiyor olması, dahası bunu herkesin yapmak zorunda olması O’nu şaşırtıyor ve sevindiriyordu. Evde bazen yatağını bırakır giderdi, ayakkabıları, hatta kirli çamaşırları bile bazen sağda solda kalırdı. Kalırdı da annesi toplardı arkasından. Bu işleri yapmak istediğinde ise annesi kıyamaz kendisi yapardı. Şimdi iş başa düşüyordu. Gazinoda çay kuyruklarında, telefon sıralarında, hem yoruldu, hem yeni arkadaşlar edindi.. Daha çarşı iznine çıkamasalar da dışarıyı pek aradığı yoktu şu aralar…Tam yedi gün geçtiğinin farkına vardı bir sabah içtimada. Komutan gür sesiyle emirler verirken o başka diyarlardaydı. Ne çabuk geçmişti bir hafta…silah ve bot bile artık ağır gelmiyordu.

Akşam yatmadan emziği çıkarıp tatlı bir tebessümle öpücük kondurdu. Uyku artık dostuydu. Kapandı gözleri usulca dalıp gitti.

Günler günleri, haftalar ayları kovaladı. Yemin edecek, usta birlikleri belli olacak, isteyenlere 10 gün izin bile verilecekti. Askerliğe alışmış ve hatta sevmeye başlamıştı. Zordu bazı şeyler ama elinden geleni yapıyordu. Onun gayretini ve iyi niyetini gören komutanları bir şey demiyordu yapamayınca. Kendi gibi olanlarla arada konuşur, güler fıkralar anlatır, dert dinler olmuştu. Tanıyanlar onu sever, yardımlarına müteşekkir kalırdı. Askerden önce esrar içenlerin, kan davası derdiyle uğraşanların, parası olmayanların, hastası olanların bu kadar çok olması onu hayrete düşürürdü. Ömer çavuş adayı olarak atışta gayet iyiydi. Attığını vurur, tuttuğunu koparır olmuştu günden güne. Komutanların “Bu adam olur” dediği gruptandı. Bir gün yine bir eğitim esnasında komutan şöyle demişti ona;”Ömer senin iyi bir çavuş olacağına inanıyor ve görüyorum. Nereye gidersen git başarılı olacaksın. Burada kalmak istersen bana söyle elimden gelen bir şey varsa yapmaya çalışırım. Ama burada kalsan da başka birliklere gitsen de öğrendiklerini usanmadan üşenmeden anlat. Ayaklarını sağlam bas yere, sırtını emniyete al. Dostuna güven ama herkesi dost sanma. Bu vatanın senin gibilere ihtiyacı var.”Biraz manalı, anlaması zor şeyler olsa da Ömer kendisine değil övgü yapılmasını, konuşulmasını bile bir iltifat kabul ediyordu. O güzel sözler gururunu okşamıştı. İlk mektubunda satırlarına ekledi bunu en ince ayrıntısına kadar …hatta biraz abartarak. O iyi bir çavuş olmak yolunda hızla ilerlerken o birlikte kalmak için hiçbir zaman komutanına gitmedi. Konuşmadı. Aklından bile geçirmedi. O kaderini takip edip gidecekti. Nereye olursa. Vatanın her karış toprağı ayrı bir kutsaldı. Hayalinde komutanı gibi kararlı, bilgili ve emin, sakin ama hızlı hareket eden bir Ömer çavuş vardı. Öyle de oldu.

Ailesinin yemin törenine gelmesini pek istememişti. Çünkü dağıtım yerleri açıklandığında durum ailesi için pek kolay değildi doğrusu. Ömer telaş yapmasa da ailesinin güneydoğu Anadolu bölgesine gideceğini öğrendiğinde pek sevinmeyeceğini biliyordu. Olur da kendisine belli ederler, ağlarlar filan diye yemin törenine de çağırmadı ve hatta dağıtım izni kullanmadan doğrudan birliğine gitme kararı verdi. İzni kaslındı hiçbir zaman kullanmasa da o izin onundu ve en geç terhisinde ona verilecekti nasılsa. Şimdi eve gidip herkesi daha çok üzmektense doğrudan yeni birliğine gitmeye karar verdi. Verdiler. Çünkü Yusuf’ta kendisi gibi yapacaktı. Yusuf’la bir kez daha yolları kesişmişti. Süleyman ise Gökçeada’ya gidiyordu. Yusuf rütbesiz bir erdi. İlkokul mezunu, geliri vasat, problemli bir ailenin evladıydı. Onun derdi askerliği bir an önce bitirip para kazanmaya başlamaktı. Onun Fidan’ı vardı. Ama açılamamıştı bile. Kendisini hazır hissedene, askerlik bitene, adam olana, Fidan’a yakışır bir hayat verebilecek hale gelene kadar konuşmamaya da kararlıydı. Fidan gözleriyle her şeye razı bir halde olduğunu anlatsa da her ikisi de hiç konuşmamışlardı bu şekilde.

Uzun bir yolculuktan sonra soğuk, karlı bir sabahta vardılar usta birliğinin olduğu şehre. Burada askeri konvoylara katıldılar. Yorucu bir yolculuktan sonra vardılar. Ankara’nın doğusuna geçmemiş Ömer için bu büyük bir değişiklikti.

Usta birlikleri nispeten küçük, eski, soğuk görünümlü ve tenha bir birlikti. Suratlar gergin, hatta asıktı. Yorgunluk çizgileri tüm yüzlerde birkaç çizik olarak kendini belli ediyordu. Toplasan 45 – 50 asker var yoktu. Yeni gelenlerle, komutanlarla sayı ancak 60’ı buluyordu. Yinede sevmişlerdi burayı. Onlara güler yüz ve misafirperverlik gösterenler kaynaşmayı daha da çabuklaştırdı. Bir köyün kıyısında, dağ ve tepelere komşu, eski bir ahbap gibiydi karakolları…”Şehit Onbaşı Murat Yılmaz” karakoluydu adı. Geçen yıl şehit olan onbaşının adıydı. Adanalı. Binanın bacası o soğuklarda bile durmadan tüter, içeride şakalaşmalar dışarıda pusular, yol emniyetleri gırla giderdi. Üşüdüğünü hiç bilmezdi Ömer binadayken. Henüz dış göreve gitmiyorlardı. Araziyi, görevi, şartları anlamadan yollamam diyordu komutanları bu çocukları. Arazi taramaları da eksik olmazdı. Bölge pek tekin değildi. Dikkatli olmak lazımdı. Ayağını sağlam basıp sırtını emniyete almak lazımdı. Yerleştiler, tanıştılar, askerliklerinin 100 ncü gününü gazoz ve kek ile kutladılar. Bir Kasım akşamı..

Karakolun şartları zordu. Ekmek bazen kar yüzünden gecikiyor, su ve elektrik zaman zaman kesiliyor, çamaşır ve banyoda sıra daha geç geliyordu. Yemekler bile faha yavandı. Ama burada daha yakın bir arkadaşlık vardı. Belki karakolun belki usta birliğinin etkisiyle. Bekli de yarın garantisi olmadığından. Bütün bunları mektuplarında yazmaz, telefonlarında her şey çok güzel derdi. Cansu’nun 20 yaşına girmesini karakola geldiğinin ikinci haftası telefonla kutlamıştı. Utanarak “Bekle beni Cananım” derken karakol manzaralı bir tepecik üzerinde eli silahlı çavuş rütbeli bir fotoğraf bile göndermişti. Ömer annesine, babasına, kardeşine hep moral verir, sayılı günlerin çabuk geçeceğini anlatırdı. Burada onlar olmasa bu görevi başkasının yapamayacağını, askerin ve askerliğin olmadığı yerde devletin de olamayacağını anlatırdı uzun uzun. İyiyim derdi iyiydi de. Sadece burada daha az uyuyor daha çok yoruluyordu. Geldiklerinin üçüncü haftasında çavuş rütbelerini taktığında ailesi nasılda sevinmişti. Oğullarını fotoğrafı evin her yanındaydı artık. Ömer hem asker, hem de Çavuştu. Mahallede kaç tane çavuş vardı ki?

Ömer askerler üzerinde de köy halkı üzerinde de iyi bir etki yapmıştı. Mert, sözüne sadık, merhametli ama görev ve eğitimlerde acımasızdı. “Ayağınızı sağlam basın, sırtınızı emniyete alın” derdi her zaman. Karakolun etrafı tekin olmadığından değişik görevlere giderlerdi zaman zaman. Erlerin korkusunu Ömer çavuş kendisini siper ederek alır, önden gider, onlara güven aşılardı. Yorar, uyutmaz, ama karakola dönünce iyice dinlenmelerine müsaade ederdi. Boş zamanlarda askerleri karşısına alır bir komutan, bir baba, bir öğretmen gibi Murat çavuşla birlikte dönüşümlü olarak Yurt Sevgisi eğitimi yaparlardı. Vatandaşlık, tarih, ağaç, doğum kontrolü gibi binlerce konu işlerler daha doğrusu bu konularda sohbet ederlerdi. Atatürk, kimdir nedir, Atatürkçü olmak ne demektir? Vatan, Bayrak, Ülke nedir anlatır mahiyetini birer eğitim gönüllüsü haline dönüştürürdü.

Bölgenin, görevlerin ve iklimin de etkisiyle her geçen gün vücutları dirileşiyor, içlerindeki vatan, millet, bayrak sevgisi yüceliyordu. Emzikler dolaba kalkmış, gün saymalar azalmıştı. Birbirini takip eden sık görevlere gözünü kırpmadan gider, yardıma muhtaç köylülere bile yardım elini esirgemezlerdi. Televizyonda duydukları terör olayları içlerini burar, tadlarını kaçırırdı. Dikkatli olmak lazımdı. Nerede ve ne zaman olursa dikkatli olunmalıydı. Ölen erlerin cenazeleri matem havası estirirdi karakolda. Mesele neydi anlayamazlardı? Neden bu telaş, bu öfke, bu kin? Devlete, askere kalkan bu hain eller niye uzanır anlamazlardı. Her bir haberle memlekettekilerin de hop oturup hop kalktıklarını bildiklerinden mümkünse hemen arar, merak etmeyin bizleri derlerdi.

Aradan geçen 3 ay boyunca Komutan Ömer Çavuştan gayet memnun olduğunu her fırsatta belirtir, hatta birliğin huzurunda kimi zaman aferin bile derdi. Komutan Ömer’in fikirlerini, davranışlarını, aile ve askeri terbiyesini çok beğenirdi. Yine bir gün babası telefonda “ Komutanın bize senin takdirini yollamış, herkese gösterdim” diyince o akşam Ömer usul usul ama mutlu bir şekilde ağlamıştı.

Kış bitip bahar geldiğinde karakol etrafı çiçeklerle dolmuştu. Bahar oralarda daha güzeldi. Büyük şehrin koşturmacası bu güzelliği yaşatmıyordu insana. Yavrulayan hayvanlar, süt sağan köylü bacılar Ömer’e yavaş yavaş içine hapsettiği bazı duyguları dışarı çıkartıyordu. Özlem dolmaya başlamıştı iliklerine, oradan gönül tasına. Cansu’yu ve evdekileri de düşünüp izne gitmeliydi artık. / ay su gibi akıp gitmişti bile.

Komutanını ikna edip 7 gün izin aldığını ilk babasına söyledi. 20 gün içinde gelecekti. Arabasından, anasının yemeklerine kadar pek çok şey sipariş etti. Cansu’ya çarşıdan kumaşlar kolyeler bile aldı. 20 gün şimdi daha zor geçecekti. Belki de hiç geçmeyecekti.

O günün ertesi sabah içi bir buruk uyandı. Ya akşamki Mehmet Onbaşının dertleri sıkmıştı ya yediği bir şey dokunmuştu. İyi hissetmiyordu kendini. O gün görev de vardı ya neyse gelince dinlenirin diye hapla geçiştirdi. İçini sıkanın ne olduğunu bugün anlayacaktı. Kahvaltı sonrası timini hazırlayıp yola koyuldu. Aynı görev, farklı yerler, aynı süre gidip kontrol yapıp döneceklerdi. Karnı rahat durmuyor, kıpır kıpır kaynıyordu sanki. İçi sıkılıyordu. Öğle yemeği molasında Cansu’suna, babasına birer mektup karalayıp soktu koynuna..yarın postaya veririm diye geçirdi içinden. Görevi tamamlayıp havanın kararmasına yakın karakolun yolunu tuttular. Karış karış, metre metre gözleyecek, konuşmadan, cıvımadan kontrole devam edeceklerdi. Dere içinden geçerlerdi bazen dönüşte. O dere yine karşılarındaydı. Yine öyle yaptılar. Teker teker, mesafeli, oyalanmadan. Yola devam ederken papatya tarlası arasına girdiler. Ömer hem adamları, civarı ve etrafı kontrol ediyor, hem içindeki sıkıntıyı düşünüyordu. Bir an başını yere önüne çevirdiğinde tam adımını yere koyacakken bir baktı ki güzel bir papatyayı ezecek refleksle ayağını yana attı… çiçeği ezmemek için…ayağını koyacağı yerdeki üç demir çubuğu gördüğünde artık çok geçti.

Mayının patlama sesiyle hepsi tam siper yapıp yere yapıştı…silah sesi yoktu. Gelen gidende yoktu. Erler tek tek ayağa kalktı… Ömer çavuş kalkamadı. Kanlar içindeki bedeni kahpe mayının patlamasıyla ruhunu Allah’ına teslim etmişti az önce…iznine 20 gün kala…içinde sabahtan beri sıkıntı varken…mektubu postaya veremeden, helalleşemeden, çiçeği ezmesin diye. Ömer çavuş şehit olmuştu. Saat 18:10’du. Bağırışlar, telsizler, sedyeler, ambülânslar, helikopterler, Yusuf’2un çırpınışı, komutanın kalp masajı işe yaramadı. Ömer çavuş o akşam hakkın rahmetine kavuşmuştu.

Ömer’in babası o akşam erken gelmişti eve. Hanımı güzel yemekler yapmış, kızı okuldan yeni dönmüştü.Sofraya oturmak üzereyken kapı çalındı. Sertçe…üç kez. “Hayırdır inşallah bu saatte” Kapıda bir subay vardı, kolluklu, tören elbiseli. Yanında iki inzibat. Bir de bayan subay.”Ahmet Korkmaz siz misiniz?” “Evet benim” Ne demek şimdi bu? Ne oldu? “Ömer Korkmaz oğlunuz mu?” “E..evet. Bir suç mu işledi?” “Başınız sağolsun. Oğlunuz bu akşam 18:10’da görev esnasında mayına basarak şehit düştü.” Sen ne diyorsun be adam? O benim oğlum. Hem o askerde. Sen nereden biliyorsun. Hanım bak bu adam yanlış gelmiş, karıştırmış, dili sürçmüş…Yok yok. O Ölemez. Hem o 3 haftaya kadar izne gelecek….diyemedi babası.dili tutuldu. Çöktü dizlerinin üstüne..subayın gözlerine baktı yalvararak…şaka de be, şaka yaptım de…

Ertesi gün geldi Ömer uçakla. Hastanedeki töreni takiben, havaalanına, oradan memleketine, oradan askeri hastanenin “Cennet Kapısına”.Anası kapıya yaslanmış, gözyaşları kurumuş ağlamaktan, Cansu ve ailesi köşede, amcalar, halalar, dayılar, komutanlar hepsi orada….derin bir matem var.. İşlemler yapıldı, müsaadeler alındı, hazırlıklar tamamlandı, yerler hazırlandı. Yeşil cenaze arabası eşliğinde evine gelebildi Ömer. Ütülü Türk bayrağına sarılmış bedeni evin son kez kokusunu içine çeker gibiydi. Sonra cenaze namazına gidildi topluca…defalarca öpüldü o tahta tabut Ömer niyetine. O bayrağa yaslandı alınlar. Selam veren, taşıyan askerleri komutanları kokladılar evlatları diye. Ömer çavuş artık şehit çavuştu. Anasının oğlu artık 70 milyonun evladı olmuştu. Cennet mekanında köşesine kurulmuş kendisine bu hainliği yapanlara bakıyordu belki..belki de Cansu’ya affet der gibi. Subay Ömer’in şahsi eşyalarını verdiğinde duygular bir kez daha sel olup aktı gözlerden..Cüzdanı, resimler, künyesi, çamaşırları, valizi, elbiseleri vardı içinde Birde talihin cilvesi ki son gün yazdığı zarfsız iki mektup ve bir emzik. Daha 36 saat önce yazılan satırlar Ömer’le birlikte gelmişti.

“Anam, Babam, Kardeşim,
19 gün geçmez gayri. Bugün içim bir tuhaf. Yediğim dokundu herhalde. Senin güzel yemeklerini özledim anam.Buralar bildiğiniz duyduğunuz gibi baba. Ayağımı sağlam sırtımı emin tutmaya çalışıyorum. Bu kahpelerin ne yapacağı belli olmaz. Dikkatli olmak lazım. Hem bu askerler de ana kuzusu. Onlara zarar geleceğine bana gelsin ama inşallah hayırlısıyla askerliği tamamlayıp döneriz.Benim sağlığım çok şükür yerinde. Bahar ile birlikte buralar bir güzel oldu ki görmelisin. Paramda var. Yusuf’ta ellerinizden öper.”

“Canım, cananım, cansuyum, Cansu’m,
3 hafta dolmadan nihayet ve inşallah görüşeceğiz. Son zamanlar artık geçmek bilmiyor. Sana hediyeler bile aldım ama şimdi söyleyemem. Özledim demeye ne hacet. Ömer’in her daim seni düşünmekte. Sabret kuzum..ağlama. Allah ömür versin, birlikte uzun yıllarımız var. Sana anamın bana diye verdiği emziği geri yolluyorum ağlamayasın diye. Ben sağ salim gelince inşallah bebelerimiz kullanır.Ben ağlamadım, sen de ağlama, inşallah bebelerimizde hiç ağlamaz.”

Ömer 7 aydır taşıdığı emziği Cansu’ya göndermek istemişti. Ağlamayacaktı. Ama şimdi “Vatan sağolsun, bir evladım daha olsa onu da gönderirim” diyen anası, babası, kardeşi, Cansu ağlamaktaydı. Onlara bu kez emzik veren Ömer olmuştu.

Teröre bin lanet okurken Cansu emziği götürdü dudaklarına ….selam verdi yarenine, erine, erkeğine, çavuşuna, Ömer’ine son kez gururla…. Ömer’in naşı giderken ağlamamaya yemin ederek..

SON

Admin (i.b.)

Hakkında editor

editor
Sitemizin orta öğretim seviyesinde bir eğitim sitesi olduğunu lütfen unutmayınız! Lütfen şiir ve yazılarda hata veya yanlışlık olduğunu düşünüyorsanız bildiriniz... Yazı, şiir ve yorumlarınızda ziyaretçilerimizin yaş grubunu düşünerek seviyeli ve dikkatli olunuz. Telif haklarına dair sınırlamalara mutlaka uyunuz. Alıntılarda muhakkak kaynak gösteriniz. Emeğe saygılı ve genç beyinlere faydalı olmaya gayret ediniz. Sayfamızı ziyaret ettiğiniz için teşekkürler...

göz atmak isterseniz ...

9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu Konuşma metni

9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu Konuşma metni Sayın …., sevgili ….. Bugün 9 Eylül. İzmir’in ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

+ 81 = 84