bonus veren casino siteleri betebet
süpertotobet giris megabahis betvole betlike trbet giris
bedava bahis
betpas
lordspalacebet fenomenbet betvole betebet
Anasayfa / ŞAİRLER / ADMİN (İ.B.) / Kısa Roman: Kayıp günlük

Kısa Roman: Kayıp günlük

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
Loading...

Kısa Roman: Kayıp günlük

Kaybettiğimiz herşey birgün geri döner

ÖNSÖZ
Dünyada her saniye bin tır kadar evsel malzeme çöpe atılıyor. Buna sanayi atıkları dahil değil. Tıbbi atıklar bir o kadar. Kullanmadığımız, kullanıp tükettiğimiz, işe yaramayacağını düşündüğümüz, bozulan, kırılan, hükmünü yitiren herşeyi atıyoruz.
Bunların bir kısmının ekonomiye geri kazandırılması mümkünse de çoğu ya yanıyor, ya toprağın altında gömülü kalıyor.
Yokolan bu çöplerle birlikte hayatımızdan çıkarttığımız şeylerde ya yok oluyor ya geri dönüşüyor. Ama her durumda yok oluyor. Geri gelmemecesine.
Peki ya attıklarımıza bir kez daha ihtiyaç duyarsak? Ya istemeden, farkında olmadan o şey atıldıysa? Ya o şey bizim için çok önemliyse?
İşte o zaman sorunumuz var demektir.
Çöp toplayanlar, hatta ayrıştıranlar, geri dönüşüm için plastik, metal, bakır, alüminyum toplayanlar genelde toplumun en cahil kesimleri. Yeterince özen göstermeden, maddi kaygılarla bu işi yapanlar için maddi değeri olan şeyler dışında hiçbir şey anlam taşımıyor. Sözgelimi sizin için çok anlamlı olan bir aile resmi O’nun için sadece bir kağıt parçası.
Siz o kağıt parçasına muhtaçsanız o resmin size geri dönmesi için bir mucize gerekir. O mucize ise çoğu zaman gerçekleşmez.
Hayatınız o resme bağlıysa bu durumda hayatta kalmanız sadece Allah’ın merhametine bağlıdır.
Yaşamak çöpe atılan bir malzemeye bağlıysa bu sizin kaderinizdir. Kaderinizi size getirecek insan ise sizin herşeyinizdir.
Derler ki hayat kurtaranlar uzun ve mutlu bir hayat sürer.
Bu şey bir günlükse eğer size ait olan herşey de çöpe atılmış demektir.
Bir çöp, bir çöp ayrıştırıcı ve bir hayatın öyküsünü okuduğunuzda ertesi günden itibaren çöpe bir şey atarken çok daha dikkatli ve sevecen olacağınızı umuyorum.

1
“Sabah görüşürüz, bu akşam yemek sözüm var.” Her zaman ki gibi enerji dolu ve neşeli sesin sahibi, 23’nde, iki yıldır kendisine ait mimarlık bürosu çalıştıran güzel, esmer, mantıklı ve duygusal Sinem YİĞİT’e aitti.
Fakülteden sonra ailesinin maddi desteğini de arkasına alarak açtığı bu yerde iki personel daha çalıştırıyordu. Muazzez ve Mustafa. İş paylaşımları, patron çalışan ilişkileri gayet mesafeli, saygı ve sevgi doluydu.
Başlarda çok kazanmasalar da çıkardıkları güzel işlerle artık aranan bir şirket durumuna geliyorlardı yavaştan. Babasının gizli desteğinin elbet farkındaydı Sinem ama işine geldiği için aşırıya kaçılmadığı sürece ses etmiyordu.
“Tamam canım, iyi eğlen” Muazzez otuzlu yaşlarda, iki sene önce boşandığı eşi nedeniyle dul, hayatı yeniden ama bu kez dikkatli ve mütevazi yaşamaya başlamış, iş dışında zamanının çoğunu evinde oğluyla geçiren sarışın bir kadındı. Becerikliydi. Estetiğini yansıttığı çalışmalar müşterilerce beğenildiğinden Sinem onun elinin dokunmadığı projeleri asla masaya koymazdı.
Bazen günlerce çalışır fakat sonunda sağlamla estetiği, ekonomik ile moderni uyuşturur ve müşteriye sunarlardı. Maddiyat ve maliyet analizi daha ziyade Mustafa’nın işiydi.
Mustafa çok akıllı ve değişken bir zekaya sahipti. Olaylara çok farklı ekonomik çözümler bulabilen ve teknolojik gelişmleri yakından takip eden Musta tatlı diliyle müşterileri de kolayca kandırırdı.
Sinem işte bu nedenle bu ikiliyle hayatının sonuna kadar birlikte çalışma kararındydı. Maaş sorun değildi. Çünkü cömert bir patron olan Sinem maaşları yanısıra yapıln her iş için ayrı bir prim sistemi tesis etmişti. Bu sayede çalışanlar aldıkları para ile gayet mutlu bir hayat sürüyordu.
Aralarındaki samimiyet ise görenleri kıskadıracak seviyedeydi.
O gün Sinem çocukluğundan beri tutmaya devam ettiği günlüğünü de beraberinde getirmişti. Çok şeyler yazmıyordu ama evde yazamadıklarını gün içinde ölü zamanlarda deftere kaydederdi.
Dün gece yaşananlar gibi hayatına renk katan şeyleri kısa, öz, olduğu gibi yazmaya bayılırdı. Bazen anı sıkıldığı veya çok mutlu olduğu yada çocukluğunu özlediği zamanlar günlüğü okur ve hatırlardı. Yazdığı anda neler hissediyorduysa aynısını hissedesdi. Bu yüzden günlüğü onun için çok önemliydi.
“İsterseniz bizde gelelim?”
Mustafa içlerinde tek bekar olandı. Bilgisayar tutkunu, motor sporları delisi Mustafa aynı zamanda koyu bir futbol taraftarıydı. İş dışında içmeyi, güzel yemek yapmayı, müzik dinlemeyi severdi.
İki bayandan farklı olarak estetikten ziyade sağlamlık ve maliyete önem verirdi. Bu ısrarı bayanlarla birlikte başarılı çalışmalara imza atmalarına neden oluyordu. Özetle ekip muhteşemdi.
Sinemin okulu birincilikle bitirmesinde babasının katkısı ve desteği elbette vardı ama Sinem bu mesleği küçüklüğünden beri istediğinden işine aşıktı.
Ekibiyle de işiyle de özel hayatıyla da mutluydu.
Bir küçücük noksanı vardı. Kafasına, tenine, kalbine uyan bir hayat arkadaşı bulamamıştı henüz. Arıyordu ama biraz kaderci olmasının da etkisiyle hala yalnızdı. İnce eliyor, emin olamıyor daha doğrusu sanki bir mucize bekliyordu.
Sayısız denemesine rağmen karar verememesinde anne ve babasının örnek evliliğinin de menfi etkisi vardı. Onların 25 yıldan fazla süren evliliğinde sevgi ve saygının hala kaybolmamış olmasından dolayı kendiside ona aynı hayatı yaşatacak adamı bekliyordu.
O adam bir yerlerdeydi ama şu an tanıdıkları değildi bunlar.
“Bu akşam olmaz, sabah belki anlatırım. Size de yemek için sözüm olsun! Tabi başka zamana.”
Bu sözler Muazzez ve Mustafa’nın Sinem’den duyduğu son sözlerdi.
Kapıyı kapatıp ayrılan Sinem gece yaşayacağı güzel anların hayalini kurarken, anne ve babasına uğramaktan vazgeçti, bunun yerine telefon etti ve doğruca duş alıp üstünü değişmek için eve yollandı. Ama eve de asla varamadı.

2
Kerim arabanın içinde sigarasını dumanlarken Sinem’in bu akşam geciktiğini düşündü. Her akşam 19:00’da çıkan Sinem bu akşam geç kalmıştı. Bir terslik vardı. Arabanın ve kol saatinin aayarını yeniden kontrol ederken yeni bir sigara yaktı. Gergindi. Arka koltuktaki Sami ve sokak başında bekleyen Rıza ile bu akşam için farklı planları vardı. Bu planlar Sinem’inkilerden çok ama çok farklıydı.
İş yerinin yaklaşık 25 metre aşağısında beklerken uzaktan Sinem’i gördüler. Araba parkına kadar olan elli metrelik yolu acele adımlarla yürüyen Sinem gece karanlığında farketmediği araba ve içindekilerce izleniyordu.
Sinem’in gçrülmesiyle arabadan çıkan Kerim ve Sami, Rıza ile el işaretiyle haberleştikten sonra Sinem’e yaklaştılar. Sinem kerim’i görünce önce irkildi, sonra kızdı.
“Korkuttun beni Kerim. Ne istiyorsun?”
“Hiçbirşey, sadece dün için özür dilemek istedim.”
“Anlamı yok Kerim. Sana söyledim. Arkadaş olmanın ilk şartı saygı ve sadakattir. Sen daha ilk baştan hata yaptın. Ben senin için bir anlam taşınıyorum. O zaman bu işi uzatmaya da gerek yok.”
“Ama o bir hataydı. Bir daha tekrar etmeyecek, gel yeniden başlayalım yada dün geceyi yaşanmamış kabul edelim. Şöyle…”Devam etti. “merhaba ben Kerim. Tanışalım mı?” sesi ukala, titrek ve sahteydi.
“Olmaz Kerim. Denedik ve olmadı.”
“Ama …ben üzgünüm. Seni kaybetmek istemiyorum.”
“Şimdi acelem var Kerim. Yarın telefonda konuşuruz ama beni dinlersen uzatmayalım.” Sinem son sözlerini söylemiş arabasına doğru hızlı adımlarla yönlenmişti.
Kerim baş hareketiyle Rıza’ya “Evet” anlamında işaret ettiğinde ok yaydan çıkmıştı. Rıza arkasından yaklaştığı Sinem’in ağzına dayadığı eterli bez ile hem ses çıkmasını engellemiş hem de Sinem’in bayılmasını sağlayarak karşı koymasını engellemişti.
Bayılan Sinem Rıza’nın kollarında yatarken Kerim ve Sami arabayla yanaşıp aracın kapılarını açtı. Sinem artık kader yolculuğuna çıkıyordu. Gecenin karanlığında, tek başına ve baygın olarak.
Kerim pratik zekalı, çok görmüş geçirmiş, kızları seven, içkiye düşkün, hatalı arkadaş seçiminde gayet başarılı olan bir adamdı. Esmer, uzun boylu, zengin, iyi giyimli ama bakımsız 27 yaşlarında bir Ankara’lıydı. İzmir’e ailece geleli yaklaşık 12 yıl olmuştu ve güzel bir semtinde ailesine çok ta uzak olmayan kendi evinde oturuyordu.
Ailesinin durumu da gayet iyiydi. Hesapsız harcama yapacak kadar zengindiler ve düştükleri hayat çukuru gündüz farklı iş görüşmeleri gece içki, kumar ve resmi iş yemekleri ile onları bir arada tutuyordu. Oğulları ile sadece haftada bir akşam bir araya gelir ve bu da yaklaşık 2 saat sürerdi.
Oğulları Kerim, Sinem’in aksine hayata pozitif bakmayı beceremeyen bir çocuktu. Ama onlar bunu hiç anlayamıyor, anlasalar da müdahale edemiyorlardı. Çünkü meşguldüler. Oğullarından başka herşey onları meşgul ediyordu.
Kerim Sinem ile yaklaşık bir hafta önce alışveriş merkezinde karşılaşmış ve üç kez yemek yemişlerdi. Dün gece ise Sinem restaurantta lavaboya kalktığında yan masadak sarışının telefonunu alırken yakalanmıştı Sinem’e. Sinem olgun ve sakin bir şekilde yemeğini tamamlamış gecenin sonunda Kerim’e artık görüşmemeleri gerektiğini söylemişti kibarca.
Kerim için bu abartılacak bir şey değildi. Sinem’le yeni tanışmışlar, o kız ise Kerim’e gayet yakın davranmıştı. Kerim yaşam tarzı olarak henüz tek bir kişiye bağlanamayacak yapıdaydı. Sinem ise babası gibi tek eşli ve sadık bir yaşam diliyordu. Bu hareket Sinem için herşeyin sonuydu. Ama terk edilmeyi, yalnız bırakılmayı, istediğini alamadan kaybetmeyi asla istemeyen Kerim için Sinem’in bu hareketi yenilir yutulur bir şey değildi.
Sinem’i ikna etmeli en azından bir süre denemeli, samimi olmalı (!), olmazsa veya birbirinden bıkınca herkes yoluna gitmeliydi. Güzellikle olmazsa zorla.
Kerim alışık olmadığı bu muamele nedeniyle gergin ve kızgındı. Erkeklik gururu zarar görmüş, ilk defa yeniliyor olmanın ezikliğini yaşamıştı.
Sinem ikna edilmeliydi. Ya da bedeline katlanmalıydı. Dün gece sabaha kadar işte bunlarla meşguldü kafası. Dengesiz hamleler yapabilecek kadar bunalımdaydı. Kendisini kaybetmemişti ama kararlıydı.
Şimdi Sinem ile arabada yanyanayken dün gece planladığı gibi daha sonra kendisine sorun olabilecek şeylerden kurtulmalı, Sinem’i kimseye görünmeden bağ evine götürmeli, orada kalacağı gün yada günlerde onunla romantik ve belki aşk dolu saatler yaşayıp ilişkilerine devam etmeliydi. Yada? İşte burası belli değildi.
Sinem’in hayatına bir damga vuracak karar buydu. Normal yaşaması hatta hayatta kalabilmesi bu karara bağlıydı. Ama kendisi hakkında karar verecekler arasında Sinem yoktu. Çaresizdi.
Bağ evine geldiklerinde Sinem hal baygındı. Kerim kucağında yatağa taşıdığı Sinem’e bakıp ne kadar güzel olduğunu geçirdi içinden. Ayıldıktan sonra işler umduğu gibi giderse uzun bir müddet Sinem’le birlikte olmayı ister gibiydi.
Sinem’in planlarını bozmasına müsaade edemezdi. Bu nedenle cep telefonunu, eşyalarını aldı. Tamamını geri vermek üzere gizli bir çekmeceye koydu ve salona indi. Rıza ve Sami etrafı kontrol etmiş, takip edilmediklerinden emin olmuş ve biraları açmışlardı.
Kerim de onlara katılmış, ama sarhoş olmamaya özen göstermişti. Sinem uyandığı takdirde uyanık olmak zorundaydı.
“Sabaha zor uyanır. Tam üç kapak koydum mendile. Sende rahat ol. Sabaha kadar mışıl mışıl uyur artık.” Rıza büyük bir iş yapmış gibi gururlanıyordu.
Aynı esnada Sinem’in o akşam buluşacağı Volkan lokantada boş yere beklemiş ve bir saatten sonra beklemekten vazgeçmişti. Sinem’i telefonla aramış ama Kerim telefonu kapattığı için görüşememişti.
Sinem’in anne ve babası da o akşam kızı gelemeyeceğini söylediği için rahat bir şekilde televizyonun karşısına kurulmuş film izliyordu.
İş arkadaşları yarına kadar Sinem’i aramayacaktı.
Sinem kaderi ile başbaşaydı. Kimse nerede, nasıl olduğunu bilemeyecekti. Şans Kerim’den yanaydı. İstese bu kadar güzel ayarlayamazdı.
Güneş ışıyana kadar Sinem derin bir uykuda kaldı.

3
Barış liseyi bitirdikten sonra tüm aramalarına rağmen istediği gibi bir iş bulamamış, alacağı üç kuruş maaşa karşılık tepesinde bütün gün tepinecek patronlara razı olmamış, başarılı ve mutlu olmak için üniversiteye gitmeye gerek olmadığına inanmış, yakışıklı, atletik, kültürlü ve okumayı seven bir gençti. 26 yaşın enerjisi ile hayata sıfırdan başlamış, çoktandır görmediği babası aksine başkalarının yanında üç kuruşa çalışmaktansa en azından bir müddet kendi patronu olmaya çalışan biriydi.
Orman kıyısında terkedilmiş olarak bulduğu, tamir edip kullanmaya başladığı ahşap tek odalı kulübede “Kara” ve “Beyaz” adlı köpekleriyle sade ve basit bir hayat sürüyordu.
Barış hayvan dostuydu. Hayvanları sevmeyenin insanları da sevemeyeceğine, doğanın tüm kalplere sınırsız mutluluklar verdiğine inana kendisiyle barışık birisiydi. Arasıra kullansa da nadiren içer, yemek yapmayı sever, hayata pozitif bakardı.
Yalnız kalmak ve kitap okumak en büyük zevkiydi. Burada, bu minik kulübesinde teknolojiden mümkün olduğunca uzak ve mutlu bir hayatı vardı.
Barış kulübesine çok uzak olmayan Belediye çöplüğünden ve sokaklardan geri dönüşüme esas malzeme toplayarak kazancını sağlıyordu. Asla çöpçü olarak görmezdi kendisini. “Çöpolmaktansa çöp toplamayı yeğlerim” derdi kızdığında.
Günde en çok üç dört saat ayırdığı işinde buldukları onu heyecanlandırır, karnını doyurur ve şaşırtırdı.
Plastik, kağıt, naylon, mukavva, bakır, demir atıklar günlük kazancını sağlıyor, nadiren bulduğu takı, ziynet eşyaları ilave para kazanmasına yardımcı oluyor, antika değeri olabilecek malzemeleri kulübesinde tamir ederek veya satarak ayrıca para kazanıyordu.
Çöplerin içinde geçirdiği sayılı zamanlarda insanların attıklarıyla hayatlarına dair ne kadar çok ipucu verdiklerine hayret ederdi.
Çöpten çıkan mektuplar, hatta tam yırtılmamış senetler, kırılmamış CD türü bilgisayar malzemeleri, kıyafetler, mutfak aletleri, ilaç kutularını kullananları düşünürdü hep. Bu onun için zevkli bir bulmaca türüydü.
Yaşam tarzı tahmin etme oyunu!
Ara sıra kitap ve dergi türü şeylerde bulurdu. İnsanların kütüphane vey okullara bağışlamak yerine neden çöpe attığını hiçbir zaman anlayamasa da bu kitaplardan ilgisini çekenleri okur, hatta bir kısmını okullara götürürdü.
O gün ise, Salı sabahı bulduğu siyah poşet içinde ilk defa yeni, farklı ve ilginç bir şey bulmuştu. Siyah poşete konmuş bu deri kadın çantası olduğu gibi duruyordu. Tesadüfen bulduğu bu çantayı açıp içindekilere baktığında bir gariplik olduğunu hemen sezdi. Çünkü cüzdanı, takı ve makyaj malzemeleri, kapalı durumdaki kartı çıkartılmış cep telefonu, tokaları, not defteri olduğu gibi duruyordu. Atılmıştan ziyade düşürülmüşe benziyordu ama poşete konması geriye bir tek ihtimal bırakıyordu. Birisi ya kurtulmak için atmıştı yada çanta sahibi o çantayla ilgilianıları hepten gömmek niyetindeydi. Tabi yaşıyorsa? Yaşamıyor ve geride bıraktıkları da anılardan kurtulmak için atmış olabilirdi.
Çantayı beraberine alıp kulübesine geldiğinde günlük işlerini tamamlayıp, köpeklerin yemeğini ve suyunu verip içeri girdiğinde yeniden ilgisini çeken çantaya yoğunlaştı. İçindekileri masaya boşalttığında inci bir küpe dikkatini çekti. Birde defter…ama farklı bir defter. İçinde özel şeylerin yer aldığı bir günlük.
Günlüğün sayfalarını araladığında sahibinin ismini gördü “Sinem Yiğit” İlk tarih sekiz yıl öncesine aitti. Bu kızı tahmin etmeye çalıştı. Sonra okumaya başladı. Ayıp olmasın diye çekinirken diğer taraftan merakına teslim olmuştu.
Sonunda çantayı sahibine götürmeye karar verdi amaa bir sorun vardı. O’nu nasıl bulacaktı.
Kartvizitler, dres ve isimlerden yola çıkmaya karar verdi ama işi pek kolay değildi.
O deri bayan çantası nasıl gelmişti? Daha kirlenmemiş hatta kokusu kaybolmamıştı. Demek ki yeni atılmıştı. Peki kim ve neden atmıştı? Sahibi bayandı ve bayanlar asla bu şekilde atmazdı. İçinde bayan petleriyle asla.
Peki O’nu nasıl bulacaktı? İşin zor kısmı işte buydu. Ama onu sahibine teslim etmek ve tabi tanışmak ilerideki üç gün boyunca Barış’ın en büyük arzusu olacaktı.

4
Kerim gece boyunca uyumamış ve yudumladığı içkilerle beraber plan yapmakla geçirmişti geceyi. Sonuçta yaptığı kanunlara aykırıydı. Başı derde girebilirdi. Sinem’in kötü muamele etmediği sürece şikayetçi olmayacağını tahmin ediyordu ama ne olursa olsun ailesi veya arkadaşları polise gidebilirdi. Yada Sinem ne olursa olsun deyip Kerim’e yaptığını ödetmeye kalkabilirdi.
O zaman dikkatli ve tedbirli olmakta fayda vardı. En kötü duruma karşın delilleri yok etmek, istediğini elde edemese bile hapse girmemek için iz bırakmamalıydı. Yapılacak en güzel şey Sinem’e ait olanlardan kurtulmaktı. Hem bu sayede dış dünya ile tüm irtibatta kesilmiş olacaktı.İşler yolunda giderse şayet o zaman bunları geri koymak Kerim için çok kolaydı.
Öylede yaptı. Gecenin karanlığında Sinem’’e ait cep telefonunu kartından ayırıp kırarak telefonla birlikte denize atmış, Sinem’e ait eşyaları herşeyiyle bir siyah poşete koyup çok uzak olmayan belediye çöplüğüne attırmıştı Sami ile.
Artık evde Sinem’den başka Sinem’e ait bir şey kalmamıştı.
Şimdi Sinem’in uyanmasını bekleyecekti. Beklerken yapacağı en güzel şey ise harika bir kahvaltı hazırlamak ve romantik bir ortam hazırlamaktı. Sami ve Rıza emniyet ve alışverişle ilgilenirken Kerim kendi elleriyle kahvaltı hazırlayıp sonrasında Sinem’i uyandırdı.
Bahçedeki güllerin de yardımıyla balkondaki masaya kadar gül yapraklarından yaptığı yol ile Sinem’i msaya davet ediyordu. Sinem nerede olduğunu anlamaya çalışırken yavaştan olanları hatırladı ve aşağıy inip tartışmaya karar verdi. Bu esnada yerdeki gül yapraklarını gördü ve takip etti.
Kerim yemek masası yanında ayakta Sinem’i bekliyordu. Güleç ve saygılı bir duruşu vardı. Şiddete dair hiçbir iz yoktu. Bir taarafı ağrımıyordu ama aldığı ilacın etkisiyle sadece başı ağrıyordu. Kerim bunu dadüşünmüştü.
“Günaydın! İşte” deyip aspirin ve bir bardak su uzattı önce. Sonra kibarca Sinem’in sandalyesini çekip oturmasını sağladı.
“Sevdiğin çeşitleri bilemediğimden hepsinden hazırladım. Yumurta üç çeşit. Kendi ellerimle yaptım.” Takdir edilmek ister gibiydi.
“Nerdeyiz?”
“Başbaşa haftasonu geçireceğimiz bir bağ evindeyiz. Gelmeni istesem gelmezdin, ama birbirimizi yakından tanımak için yalnız kalmalıydık….”
“Bunun adam kaçırmak olduğunu biliyorsun değil mi?”
Kerim tatlı tatlı yanaşmaya çalışırken Sinem masadaki hiçbir şeye dokunmadan dün akşamın faturasını çıkarmaya çalışıyordu.
“Ben ikimiz için bir plan yaptım sadece, yalnız kalalım diye. Pazartesi sabahına kadar buradayız istersen. Beni tanıdıkça seveceksin….”
“Ne kadar uyudum?”
“Dokuz saatten fazla.”
Sinem son haftalarda yedi saatten fazla uyumamıştı ama isteği dışındaki bu uyku için teşekkür edecek te değildi?
“Ne verdiniz bana?”
“Birazcık eter o kadar. Sessiz olmamız gerekiyordu. Korkma birkaç saate etkisi tamamen geçer.”
“Eşyalarım nerde?”
“Şimdilik o eşyalrdan kurtulduk. Hiçbirine ihtiyacın olmayacak burada. Beraber herşeyden uzak bir haftasonu geçireceğiz.”
“Anemleri aramam lazım. Bu sabah kahvaltıya gideecktim merak ederler.”
“Korkarım şimdilik buna gerek yok. Nasıl olsa bir işi çıkmıştır diye düşünürler. Sonra birlikte arar özür dileriz.”
Sinem’in aklına o anda korkunç bir şey geldi. Bu adam günlüğünü okumuş muydu yoksa? Ya okursa? Hayatı o satırlarda gizliydi. Okumamalıydı. Ama şimdi söylerse mutlaka okurdu. Dikkatini çekmediğini umarak devam etti.
“Burada olmak istemiyorum. Eve gitmek ve olanları unutmak istiyorum. Tekrar dost olabilmemizin tek şartı bu.”
“Beni dinlersen….” Kerim devam edemedi. Sinem alışkın olunmadık bir refleksle ses tonunu da yükselterek;
“Eve gitmek istiyorum. Hemen!” Sinem kararlıydı. Ses tonu titriyordu. Kızgındı.
Çantasının içindekilerle birlikte belediye çöplüğüne atıldığını henüz bilmiyordu. Kıyamet asıl o zaman kopacaktı. Taabi öğrenebilirse.
Kerim alışılmadık bu tavır karşısında sakinliğini korumaya çalışıyordu.
“Bak şöyle söyleyeyim. Burada geçireceğin 48 saat sonrasında hala benden ayrılmak istersen itiraz etmeyeceğim. Ama daha beni tanımıyorsun. Bir yabancı kız için beni yargılıyorsun. Burada geçireceğimiz herkesten uzak saatlerde …..”
“Burada saat değil dakika geçirmek istemiyorum. Beni hemen götür yoksa…”
“Yoksa ne Sinem? Beni asla tehdit etme. İkimiz için yaptıklarıma teşekkür etmek yerine….”
“İkimiz diye bir şey evvelki günden itibaren yoktu. Dün aakşamdan sonra istesende asla olamaz. Hemen….eve gitmek istiyorum.” Masadan kalkmaya yeltendi. Kerim ondan hızlı davranıp, sandalyeden doğrulmsını engelledi. Kulağına doğru eğilip;
“Pazartesi sabahına kadar hiçbir yere gitmiyoruz” dedi.
Sinem Kerim’in gözlerine baktığında ilk defa korkuyu içinde hissetti. Bu sözler tehdit ve kötülük dolu kararlılıktaydı. Kerim ellerini omuzundan çekerken hafifçe omuzunu okşamıştı. Sinem bu hareketten hiç hoşlanmamıştı ama taciz kokan bu hareketi içindeki korkuyu daha çok körüklemişti. Kerim ne kadar ileri gidebilir diye nlamaya çalışıyordu.
İçinde bulunduğu durum, ortam, suç ortakları, sessizlik, bahçedeki vahşi köpekler Sinem’i her geçen dakika daha karamsar bir tabloya sürüklüyordu.
Kerim tam tahmin ettiği gibi kişiliği yanlış gelişmiş, kara mizaçlı, hayatta aradığını bulamamış biriydi. Onun gibiler için anlık zevkler ve küçük başarılar birer teselliydi. Bu teselliler başarılı ve mutlu bir hayat getiremese de o ve sonraki birkaç gün içki ortamlarında mevzu olur, arkadaşlarına anlatılacak birer övünç meselesi olurdu. Kerim gibiler için biz asla olamazdı. Onlar için tek kelime vardı; “Ben”
Aynı esnada Sinem’in tek kurtuluş umudu Barış günlükten Sinem’e ulaşmaya çalışıyordu.

5
Barış günlüğü okudukça Sinem’in ne kadar hisli ve samimi olduğunu görüyor, kırılgan yapısının ardındaki yaşama sevinci ve aşkı arama gayretine hayran kalıyordu. Sinem’in resmi yoktu ama Barış O’nu hayalinde esmer ve güzel bir kız olarak şimdiden canlandırıyordu.
Çantada bir kartvizit vardı. SİMAR Mimarlık. Telefonu da yazılıydı. Buradan birileri tanır elbet umuduyla aradı. Ama haftasonu olduğu için bakan olmadı. O kapıtta yazan GSM numarasını çevirdi. Sinem’e ait bu numara dün gece kırıldığından ahizede “Aranan numaraya şu an ulaşılamıyor” sözü geldi sadece.
Anılan adrese gitmesi de bu durumda pazartesiye kadar bir anlam taşımayacaktı. Ama ya acil bir şey varsa? Üstüne iyi birşeyler giyip iş adresine gitmeye karar verdi. Kapı önündeki ucuz motor ile oraya varması yaklaşık 1,5 saat sürdü. Ama haklıydı. İçeride kimse yoktu ve heryer kapalıydı.
Burası küçükçe bir iş yeriydi. Ama tabelasından, bahçesine, yazı karakterinden, duvar boyasına kadar ne kadar zevkli ve güzel dekore edildiği her halinden belli oluyordu.
Etrafta başka iş yerlerine sordu. Herkes Sinem’i tanıyordu ama nerede olduğunu bilen yoktu. Dün öğleden sonra gören de yoktu. Evini bilen de.
Günlükte yazılı olanlardan eviyle ilgili Güzelbahçe sözünü hatırladı, mavi boyalı apartmanın, ikinci katı….Sokak köşesindeki market….Yol boyu uzanan selvi ağaçları…..Deniz kokusu…pencereden esen meltem…Balkonda sardunyalar….
Olabilirmiydi? Bulunabilir miydi? Değer miydi?
Bu zevkli bayan için evet! Hem daha başka yapılacak işi var mıydı? Hayır!
Güzelbahçe Narlıdere’ye çok uzak değildi. İşin zor kısmı o evi ve sokağı bulmaktı. İşler yolunda giderse teşekkürü kapacak, tanışacak belki arkadaş olacaklardı.
Sinem’in kredi kartları ve parası dahil çantadaydı….Nüfüs cüzdanı yoktu. Birkaç kız ve erkek resmi vardı ama hangisinin kim olduğunu bilemezdi. Yaşlı bir çiftin de resmi vardı. Bunlar anne ve baba olmalıydı ama emin olamazdı.
Güzelbahçe küçük ancak dağınık bir yerleşime sahipti. Araması zor olacaktı ve yardım alabileceği kimse de aklına gelmiyordu. Sonra Buket geldi aklına. Lise arkadaşı Buket internet sevdalısı bir kızdı. Ondan yardım istediğinde Buket şaşırmıştı. Güzelbahçede bir sokak ve ev arayacaktı. Nasıl ve nerede olduğu bilinmeyen bir ev….Uğraşacağına söz verdi Buket ama önce kahvaltısını bitirecekti.
Bu arada Barış sahil boyu sokaklaarı taramış ancak bir şey bulamamıştı.
Derinlere doğru tarama tekniğiyle giderken gün öğlene yaklaşıyordu.

6
Sinem karşıında oturan kerim’in kahvaltı edişindeki itinasızlığı gördükçe içinden ‘Asla’ diye geçirdi. Buradan çıkınca, daha doğrusu kurtulunca bunu O’na ödetecekti. Ama şimdilik işler yolundaymış en azından şikayetçi olmayacakmış hissi vermek lazımdı.
“Peki, anlat bakalım. Planın ne?”
“Planımız demeni tercih ederim. Çünkü birlikte yapacağız. Önce ata binmeyi göstereceğim sana. Sonra muhteşem bir deniz manzarası, sonra harika bir akşam yemeği ve müzik. İstersen başka şey de yapabiliriz. Ama lütfen bu haftasonunu başkalarıyla bozma. Konuşalım, birbirimizi yakından tanıyalım. Söz pazartesi seni iş yerine kendi ellerimle bırakacağım. Ama o zamana kadar…olmaz! Anlaştık mı?”
Başka şansı yoktu. İş arkadaşları ve ailesi onu hafta sonu aramazdı. Dün akşam buluşacağı arkadaşı da ekildim diye kızıp nasıl olsa onu aramayacaktı. O zaman iki gün dişini sıkabilirdi. Hem Kerim’i şimdilik kızdırmamakta da fayda vardı. Ama ilk fırsatta kaçmak ilk düşüncesiydi. Yapabilirse eğer.
“Peki, istediğin gibi olsun. Ama Pazar akşamı beni eve bırakacaksın. Bu bir! Bana asla elini sürmeyeceksin bu iki!”
Şart sürülmesinden pek hoşlanmasa da Kerim ikna olmuş göründü. Oysa O’nun planları biraz farklıydı. “Anlaştık o zaman.”
Kahvaltıdan sonra Sinem’in bedeni için tahmini olarak aldığı günlük kıyafetleri Sinem’e teslim ederek odadan ayrıldığında Sinem etrafı kolaçan ediyor ve nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Tabi kaçabilme ihtimalini de.
Kerim ise aceleyle giyinmeye ve etrafı anlamaya çalışan Sinam’i yan odadaki gizli bölmeden izliyordu. Diri vücut hatlarıyla beyaz iç çamaşırıyla Sinem çok güzeldi. Bu güzelliğe sahip olmalıydı. Ne olursa olsun. Söz vermemişti. Kendi şartlarını söylememişti. Hem belki Sinem’inde hoşuna gidecekti. Kendisinden hoşlanmasa bir haftadır neden kendisiyle vakit geçirmişti o zaman.
Sinem Kerim’in kendisini gözetlediğinden habersiz rahatça soyunurken eşyalarını aradı ama bulamadı. Çantası, telefonu hiçbirşeyi yoktu ortada.
Arabası geldi aklına. İş yeri yakınında park yerinde duruyordu hala.
Etrafta araba yoktu…bahçedeki köpekler üç taneydi. Saldırgan görünüyor ve sık havlıyordu. Bahçe çoktandır bakımsız kalmış gibiydi. Demek ki çoktandır kimseler uğramıyordu buraya.
Kaçma planları aklındayken üzerini giyinip dışarı çıktı. Kerim kendisini merdiven başında bekliyordu. Ev içnde bile yalnız bırakmamaya kararlıydı.
Sinem Sami ve Rıza’yı da bahçe köşesinde görünce daha çok ürperdi. Kerim’in kararlı oluşu biraz canını sıkmıştı. Organize bir işe benziyordu. Ama Kerim haklıydı, baş ağrısı geçmişti.
İlk durak üzüm bağları arasında turdu. Gerçekten güzeldi buralar. Sinem daha önce görmemişti. Ama bir o kadar da medeniyetten uzaktı. Kerim mahalle ortasında bir yer seçecek değildi ya! Olmaya yüz tutmuş üzümlerden salkım koparıp tadarken Sinem’in yüzünde birkaç sahte minik tebessüm beliriyordu. Sinem’in bu tebessümleri Kerim’i şimdilik mutlu ediyordu. Sinem O’nu kandırdığını sanarken aslında çok daha kötü bir şey yapıyor ve Kerim’i gece için umutlandırıyordu. Sinem hatasını farkedene kadar vakit geç olacaktı.
Sonra sırasıyla dağ manzarası, deniz manzarası izlediler birlikte. Yakıcı güneş tepeden aşağı kıvrılmaya başladığında koyu gölgeli bir ağaç altında piknik yaptılar.
Lokanta veya tuvalet gibi mazeretler sürdüyse de Sinem, Kerim hep geçiştirdi ve asla toplum içine yanaşmadı. Zaten etrafta ses duyacak birileri de yoktu. Hem bağırsa planı altüst olurdu Sinem’in. Kerim’i kızdırır ve işler daha kötüleşirdi.
Çaresiz sakin davranmaya çalışarak tebessüm etmeye devam etti. Ettikçe de kerim hayaller kurmaya başladı. “”

7
Barış gözlerinin önünde uzanan sokağa doğru baktıkça gözlerine inanamıyordu. Evet bulmuştu. Burası değilse başka hiçbir yer olamazdı.
Evin kapısını tıkladığında kaşıdan gelen sessizlik defalarca tekrarlandı. Evde yoktu. Gelirmiydi? Ne zaman? Malzemeleri burya bıraksa? Sonra tekrar gelse? Hayır! Komşulara sormak en iyisiydi. Adres doğruydu. Fakat komşulardan hiç biri dün sabahtan itibaren Sinem’i görmemişti.
Neredde olduğunu bilmediği kızın tanıdık, akraba veya ailesinin yerini bulabilirdi. Ama nasıl? Buket “Buldum” derken gecikmişti. Barış Buket’ten bu kez tanıdık, akraba, ailesini bulmasını istedi. Bu çok zordu. Telefon servisleri böyle bir hizmet vermiyordu. Muhtar veya mahalle karakolu çözüm olabilirdi ama nasıl? Nüfus kayıt bilgileri? Buket araştıracağına söz vererek kapattı.
Barış ise yorgunluğunun karşılığını alamamış olmanın bitkinliği içindeydi. Bırakmalı mıydı? Sonra devam etmeye karar verdi. Mahalle bakkalından, kuaföre kadar soracak ve O’nu tanıyan birilerini bulacaktı.
Şansı mahalle köşesindeki cafe’de güldü yüzüne.
“Evet tabi tanıyorum. Muazzez’le birlikte buluşurlardı burada. Arada Mustafa da gelirdi. İş arkadaşları.” Barış keyif alarak dinliyordu.
“peki onlara nasıl ulaşırım?” Zor soru olduğunu biliyordu ama cevabı varmıydı?
“Dur burada bir yerde Muazzezin kartı olacak” içeri gitti. Elinde bir başka kartvizitle geri geldi.
“Mimar bürosu arayan olursa diye vermişti.” Barış’a uzattığı kartta bir de cep numarası vardı.
Barış’ın kulağına gelen “Alo” umutlarının yeniden yeşermesine neden oldu.
“İyi günler muazzez hanım. Ben Barış. Size garip gelecek ama ben şu an Sinem hanımın mahallesindeyim. Numaranızı köşedeki cafe’den aldım. Arama maksadım ise…” sustu. Kelimeleri doğru seçmeliydi.
“Arama maksadım ise şey…” kekeliyordu. “Sinem hanımın çantasını….bir çöplükte buldum. Siyah bir poşet içinde.” Söyleyebilmişti. Ama karşısındakinde yaratacağı derin darbenin etkisini bu kadar tahmin etmemişti. Karşıdan gelen merak ve acı dolu hıçkırıklardan neler dendiğini tam anlıyamıyordu ama Muazzezin soruları peşpeşe geliyordu.
“Ne, nasıl, nerede, ne zaman?…..”
“Bir dakika sakin olup dinlerseniz…..?”
“Kimsiniz, o çanta sizde ne arıyor?”
“Susar ve dinlerseniz eğer….”
“Yerinizden ayrılmayın, iki dakikaya kadar oradayım.” Telefon kapandı.
Barış çaresiz Muazzez’in gelişini bekledi. Ama gelecek olan sadece Muazzez değildi. Şüphelenen kız yanında karakoldan iki de polis getiriyordu.
Barış gafil avlandığı ve şüpheli olduğu hatta anlatmasına müsaade edilmediği için kendisine kızıyordu.
“Bakın” diyerek anlatmaya başladığı polisler henüz Sinem’le ilgili bir ihbar yapılmamış olduğu için ifadesini alıp şehri terk etmemesini tembihleyerek barış’ı yaklaşık 7 saat sonra saldılar.
Hava kararmak üzereydi. Muazzez hala karakoldaydı ve bu kez yanında Sinem’in ailesi de vardı.
“genç adam kimsin bilmiyorum ama kızımın karşılığında ne istersen veririm.” Bu sözler acılı babaya aitti. Azılı bir insan tüccarına benzetilmek zoruna gitmişti ama kıyafetine bakınca kendisi de onlara hak verdi.
“Ben….sizin…kızınızı…tanımam ..bile!” devam etti. “Bu sabah belediye çöplüğünde bir çanta buldum. Sonra iş yerine, evine ve en son da bu cafe’ye baktım. Alın işte çantası yanımda.” Durumu özetleyip çantayı uzatırken ailesi merakla çantanın içine bakıyordu. Cep telefonu hariç herşey yerindeydi.
Günlükten nasıl yola çıktığını, kartvizitlerden bahsetti Barış.
Ailesi kızının hayatı ile ilgili endişe duyarken genç adamın masum olduğuna inanmaya başlamıştı. Cafe’ye gelen Mustafa da Barış’a hak verdi.
“Barış böyle bir şey yapsa, sence seni arar mıydı? Brış olmasa Sinem’in durumundan haberiniz olacak mıydı? Barış en azından zaman kazandırdı size. Öyle değil mi?” sorunun muhatabı Muazzez’di.
“Barış’a inanıyorum. Sinem’i düşünün şimdi. Nerede olabilir? Nereye gider? Neden aramaz? Yalnız kalmak istyor bile olsa mutlaka haber verirdi. Sinem ev kedisidir. Ama iyi düşünün iyi olsun. Kara haber tez ulaşır. Şimdi ben hastane ve karakollara baktıracağım.” Devam etti. “Sizde evine, telefonuna, arabasına bakın.” Mustafa kontrolü eline almış gibiydi.
Barış’a dönerek; “Söyle bakalım, senin aklında neler var?” Barış’tan yardım ister gibiydi.
“Ben son zamanlarda farklı şeyler buldum, tanık oldum, okudum. Çöplerle ilgili pekçok şey anlatabilirim. Kimi hikayeler güzeldi kimilerinde ise kötü. Ama bu kez sonunun iyi olacağını sanıyorum. Şey…” tereddüt ediyordu. “Sinem’in günlüğünün bir kısmını istemeden okudum. O, harika bir kız. Hayat dolu, sevecen. Sizleri de çok seviyor. “ devam etti.
“Böyle bir kızın kendisine kötülük edeceğini sanmam. Kötü arkadaşı da yok. Ancak….”
“Ancak ne?” dedi Muazzez.
“Ancak günlüğü sonuna kadar okumam lazım. Tabi izniniz olursa. Orada pekçok şey bulabiliriz. Özellikle son birkaç güne ait. Siz neler biliyorsunuz? Ne yaptı? Kimlerle görüştü? Nereye gitti? Kıyafeti, arabası neydi?”
Muazzez son birkaç günü hatırlamaya çalışırken Mustafa da hızlı hareketlerle çantadan günlüğü çıkardı.
“İsteyerek gitmiş olsa bu defteri bırakır mıydı?” dedi ve ailesinde başlayan göz yaşlarına neden oldu istemeden.
Karakol şikayetini tamamlayıp gelen ailesi son sözleri duymuştu. Öyle ya Sinem isteyerek gitmiş olsa, başına bir şey gelmemiş olsa bu defteri bırakır mıydı? Asl! Bu defter O’nun herşeyiydi.
O zaman mutlaka kötü bir şey olmuştu ve acele etmek gerekirdi. Herşeye rağmen yapılabilecekbirşeyler olmalıydı. Polisten bile önce ulaşmaları gerekirdi. Çünkü bürokrasi bu zamanlarda yavaş işler ve genelde polis cinayetten sonra gelirdi.
Mustafa ile Barış günlüğü okurken, ailesi evlerine bakmaya ve telefon başında beklemeye gitti. Muazzez ise iş yerine gidip oraya göz atacaktı. Belki orada ip ucu bulunabilirdi.

8
Kerim’le Sinem geri döndükleri esnada Rıza peşlerinde ve Sami ise evdeydi. Sinem yorgun olduğunu söyleyip odasına çıkarken Kerim bir saat sonra yemeğin hazır olacağını söyledi.
Sinem bir saat kazanmıştı ama neler yapabilecekti işte bunu bilmiyordu. Gizli geçitlerden, telefona, komşulardan, bahçevana kadar pek çok şey geldi aklına ama ortalıkta kimseler yoktu dördünden başka. Dahası bahçedeki köpekleri bugün yakından görünce ne kadar tehlikeli olduklarını da fark etmişti.
Yapılabilecek çok şey yoktu. Ama belki Kerim’i saarhoş ederse? Diğerlerini de? Onlar sızdıktan sonra kaçabilirdi. Ya hasta numarası yapsa? Yedek planı bu olacaktı.
Kerim’i sarhoş ettirecek ama kendisi içmeyecekti. Nitekim aşağıya Kerim’in aldığı gece elbisesini giyerek indiğinde Kerim’in gözleri kamaşmıştı. Sinem çok güzeldi. Ve bu güzellik O’nun olmalıydı. Bedeli ne olursa olsun!
Kerim’in hazırladığı sofra gerçekten görülmeye değerdi.
“Nasıl biraz eğlenebildin mi?” derken kendisine de Sinem’e de şarap koyuyordu. Mum ışıklı masada yok yoktu. Kırmızı ve beyaz etten, midyeye, salatadan, tatlıya kadar gayet iyi ve zevkli hazırlanmış masaydı.
Sinem ‘Daha önce kaç kişiye böyle masa hazırladı acaba?’ diye düşünmeden edemedi. Bunu söylemedi tabi ama beğenmiş gibi yaptı ve acıkmasının da etkisiyle hoş ve kibar görünmeye çalışarak alkole fazla yanaşmadan yemeğe koyuldu. Kerim konuşmaya can atıyor Sinem dinlemekle yetiniyordu.
“Artık aileme haber vermeliyiz” dedi “Meraklanacak ve korkarım polise gidecekler.Bu senin için iyi olmayabilir.” Biraz sıkıştırmak ister gibiydi Sinem ama lafın nereye varacağını bu kez tahmin edememişti.
“Polis karışırsa ben olmam. Sen hiç olmazsın. Bu yüzden….dua et de polise gitmesinler. Sen rızanla buradasın. Seni zorla getirmedik. Aksini sen veya …ailen diyecek olursa….korkarım bu kadar kibar olmam. Pazartesiye kadar kızlarını özleyecekler hepsi o. Sonra seninle elele evlerine gider özür dileriz.”
Sinem bu ses tonunu sevmemişti.
“O zaman ver telefonunu da arayayım. Böylece polise gitmekten vazgeçerler.” Mantıklıydı ama Sinem ya yerleri hakkında bir şey söylerse?
“Peki” dedi Kerim. “Kısa konuş ve asla nerede ve kimle olduğunu söyleme.” Talimat vermekten hoşlanıyordu.
Sinem numarayı çevirirken ailesinin sesini duyacağı için mutluydu. Aklındaki diğer şey ise nasıl ipucu vereceğiydi.
Telefonu çevirdi ve karşıdan gelen annesinin sesi ile gözleri ışıldadı.
“Alo, anne. Selam. Şey…nasılsın?”
“Kızım nerdesin, öğleden beri seni arıyoruz. Baban polise haber….”
“Bende anneciğim” Annesinin dediklerini dinlemiş durumu anlamıştı ama Kerim’in anlamasını istemiyordu. Annesi de onun açık konuşamayacağı ortamda olduğunu anlamış iyi olduğundan emin olmak istiyordu.
“Anneciğim sabah gelemedim ama arkadaşlarla Datça’ya geldik hafta sonu niyetine. Muazzez de burada. Burası orman, üzüm bağı, deniz kokusu, dağ havası, hiç araba gürültüsü yok burada, çam kokuları her yeri kaplıyor …çok güzel.” Sözleriyle isim vermeden ortamı tarif etmeye çalışıyordu.
Kerim en baştaki datça lafından sonra kendisini güvende hissediyordu. Sinem’in sözlerinden yerleri bulunamazdı. Hem arkadaşlarıyla olduklarını söylüyordu Sinem. Ailesi şüphe etmeyecekti.
“Hani babamın küçükken aldığı masal kitabı var ya, tatlı kız İpek. O’nun köyü gibi. Ata bindik öğlen. Ben iyiyim. Manzara tepeden muhteşem. Pazartesi sabah geleceğim. Merak etmeyin. Arabamı garajda bıraktım.”
“Kızım telefonun….” Annesi soruyor ama Sinem dinlemek yerine yerini belli etmeye çalışıyordu.
“Burada telefon gidip geliyor. Ondandır. Siz aramayın ben ararım. Sabah dokuzda yine ararım.” Dedi ve kapattı. Kerim konuşmanın uzamamasından ve Sinem’in kendi veya bulundukları yer ismini söylememesinden mutluydu.
Sinem’in iyi zaman geçirdiğini hayal etmeye çalışıyordu. Bu arada annesini aramakla polise gitmelerini de engellemişti. Geriye bir tek Sinem’i ikna etmek kalıyordu.
Saatler ilerledikçe kerim dha çok alkol alıyor, Sinem ise aksine yavaş gidiyordu. Rıza ve Sami de diğer köşede ayrı masa kurmuş yemek yiyordu. Ortamda hafif bir müzik dalgası vardı. Uzaklardan gelen deniz kokusuna, rüzgarın sesi karışıyor, gecenin sessizliğine bulutların biçimsiz dansı eşlik ediyordu.
Saatler gece yarısına geldiğinde Sinem kalkmak için müsaade istedi. Ama bunu yaparken Kerim’in çakırımsı halindeki pis sırıtışından korktu. Cesaret ve alkol kokulu bu gözler, gecenin bundan sonraki bölümünün pek de hoş geçmeyeceğini gösteriyordu.
Kerim yeterince sarhoş olmamış aksine kabalaşmış ve cesaretlenmişti. Uyanık olduğu zamanlardaki kontrol mekanizmaları çalışmıyor gibiydi. Dahası diğer ikisinin de bakışları hiç ama hiç hoş değildi.
Rıza ve Sami ara sıra bahçeyi kontrol ederken bir yandan da maç izliyordu. Televizyonun yüksek sesi Kerimle Sinem’i duymalarını engellese de Sinem onların konuşmalarını az çok duyabiliyordu.
Bir ara duyduğu tek yer ismi ‘Güllüpınar’ oldu. Neresi olduğunu bilmiyordu ama eğer bulundukları yer ise bunu ilk fırsatta ailesine çaktırmadan söylemeliydi.
Ama şimdi ki tehlike karşısında duruyordu. Hem de sarhoş vaziyette.
“İstersen odamıza çıkalım?” Kerim gecenin hayaliyle sabırsızlanıyordu. Sinem birşeyler yapıp zaman kazanmalıydı.
“Hayır, hava çok güzel, biraz bahçede dolaşalım. En azından balkonda uzanalım. Bana kendinden bahset.”
Kerim bu manevra değişikliğini sevmemiş ama alkolünde etkisiyle yapılanın zaman kazanmak için manevra olduğunu sezememişti.
“Olur. Kalkalım” klkarken düşecek gibi oldu ama toparladı. Yemek boyunca anlattığı gençlik anılarından sonra annesinden, ailesinin durumundan, kızlarla ilişkilerinden bahsetmişti dakikalarca.
“Burası sizin mi?”
“Evet iki yılda bir geliriz buraya.” Fazla kouşmaması gerektiğini hatırladı.
“İçecek bir şey istermisin?” Açık hava Kerim’e iyi gelmişti. İçeri gidip yüzünü yıkayıp geldiğinde elinde iki bira vardı. “Şarap üstüne pek içmem ama sadece bira kalmış. Ayılar….pardon bizimkiler tüm şarapları bitirmiş.”
“Olsun” dedi Sinem. İçinden içki içkidir diye düşündü. “İçerim”.
Kerim’inde içmesini heveslendirmek için “Şerefe” deyip kadeh kaldırdı.
“Hayata”
“Bize” dedi Kerim. Soğuk bir duş gibiydi ama içmesini teşvik etmek için bir masum ve sahte gülüş daha attı Sinem. “Peki, bize.”
Kerim bu lftan çok hoşlanmış olacak Sinem’e sokulmaya başlamıştı. Güçlüydü, kontrolünü hala kaybetmemişti. Sinem istese de kaçamazdı. Bu yüzden Kerim zorla öpmeye kalkışınca da kaçamadı. Sarhoş dudakları Sinem’e değdiğinde içi kalksa da karşı koyamadı. Eliyle hafifçe itebildi.
“Acele etme. Hem arkadaşların burda. Daha çok günümüz var.” Bebek avutur gibiydi. Ama Kerim’in o kadar beklemeye ve kanmaya niyeti yoktu. O’nun planı bu akşamla ilgiliydi. Daha sonrası ile değil. Biralar bitene kadar dyanabilen Sinem evi yakmayı bile aklından geçirdi ama sonuçlarını düşününce vazgeçti. Akıllı, sakin ve sabırlı olmalıydı.
“Çıkalım” dedi Kerim. Söylemediği yer odalarıydı. Kerim’in önceden hazırladığı, romantik ve loş odaları. Sinem aklından neler neler geçirdi. Yapacak pek bir şeyi kalmıyordu.
“Tamam” diyebildi. Artık onu bu saatten sonra tek bir şey kurtarabilirdi. ‘Mucize’ Ya bağırıp kaçacak, herşeye rağmen kaçmayı deneyecek ya teslim olacaktı. Dövülmek, yaralanmak veya ölmek mi? İstemediği adamla bir gece geçirmek mi daha kötüydü.
Planlar, endişeler arasında odaya gelmişlerdi.
Kerim pis sırıtışıyla Sinem’i kucağına almaya çalışmış ama dengesini kaybederek yere yuvarlanmıştı. Demek ki alkol etkisini göstermeye başlamıştı.
Kalkarak toparlanan Kerim Sinem’i kucağına almaktan vaz geçti. Onun yerine eliyle referans yaparak öne eğildi ve eliyle içeriyi gösterdi. Sinem içeri girdiğinde kendisini bir hücreye girer hissetti.
Sıkışan kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. Acilen birşeyler yapmalıydı.
Üstünü çıkaran Kerim yanına yanaştığında Sinem bu kez korkudan titremeye başladı. Kerim’i itmek veya yuvarlamak mı gerekiyordu? Başına bir şey vursa? Kapı çalınsa? Birşeyler olsa keşke…İçinden geçenler bunlardı. Ama olan bir şey yoktu. Kerim’in sarhoş nefesi tenine değmeye başlamıştı. Titrek ve küstah elleri Sinem’in vücuduna hoyratça değerken Sinem duvarlardan medet umar gibiydi.
“Sakin ol koca adam” diyebildi. Ama Kerim duyacak yada duracak durumda değildi. Hareketleri hızlanmaya, nefesi sıklaşmaya başladı. Artık ayakta değillerdi. Sinem kaçmaya, dönmeye çalıştıysa da beceremedi. Kerim Sinem’in vücuduna defalarca öpücük konduruyordu. Sinem karşılık vermiyor ama acilen birşeyler yapmalıyım diye geçiriyordu içinden…
“Duş almalıyım” dedi hazine bulmuşcasına.
“Gerek yok” diyen ses daha kalındı bu kez. “Sonra alırsın” kerim’in sesi dalgalanmaya, buruşmaya başlamıştı.
Elleri Sinem’in üzerinde hoyratça dolaşırken, Sinem’in canı yanmaya başladı. Gözlerini kapadı, dilek tutar gibi bu anın geçmesini diledi. Eğer bir şey yapacak olursa bunu Kerim’e misliyle ödetmeye yemin etti içinden.
Sonra hiç olmayacak bir şey oldu. Kerim’in elleri durdu, nefesi yavaşladı, ağırlığı arttı. Kerim uykuya dalmıştı.
Derin bir Oh! Çeken Sinem Kerim’in ağır vücudunu bedeninden uzaklaştırırken, üzerini toparladı ve camdan dışarı baktı. Gelen var mı veya diğerleri neredeler, köpekler ne yapıyor diye bakarken aklına kerim’in cep telefonu geldi.
Ama yoktu. Balkonda masada kalmıştı. Oraya inemezdi. Rıza ile Sami aşağıda içmeye devam ediyordu. Kaçsa köpekler rahat vermezdi. Hem gece vakti nereye gidecekti?
Başka telefon bulmalıydı. Balkona inmeye karar verdi.
Üstüne bir bornoz alıp sanki kerimle iyi vakit geçirmiş edasıyla balkona çıktı. Sami Sinam’i görünce önce irkildi, sonra görevini hatırlayıp uyanık numarası yapmaya çalıştı. Ana dikkati yeterince iyi değildi. Rıza ise ortada yoktu.
Sinem kerim’in telefonunu alıp gizlice mesaj bölümüne girip “Güllüpınar” yazıp annesine gönderebildi. Sonra gönderdiği mesajı silip telefonu aldığı yere bıraktı.
Rıza bahçeyi kontrol edip dönerken Sinem’i gördüğünde Sinem yeniden odasına döndü ve kapıyı arkadan kilitledi. Bu gece banyoda kitli vaziyette tek başına uyuyacaktı. En emniyetlisi buydu.

9
Barış ve Mustafa günlüğü okurken Mustafa uyuklamaya başlamıştı. Dahası en yakın arkadaşının, patronunun gizli özelini öğrenmek, bir bayanın günlüğünü okumak ne sebeple olursa olsun ona ters geliyordu. Yorgunluğunda etkisiyle görevi barış’a devredip koltuğa kıvrıldı ve uykuya teslim oldu.
Barış ise sabah başladığı, Mustafa’yla devm ettiği muhteşem yolculuğa şimdi yeniden tek başına devam ediyordu. Bu kız muhteşemdi. Sevecen, hayat dolu, tatlı, samimi, kıskanç…daha neler neler. Birtek kötü şey hissetmiyodu ona ilişkin. Okudukça kalbinde daha çok yer ver,yordu Sinem’e ve tanışmak için can atıyordu. Tabi önce sğlam olarak geri gelmesi koşuluyla. Bu koşul barış’ı uyanık tutuyordu. Okudu, okudu, okudu. Son sayfayı çevirdiğinde artık herşeyi biliyor ve Kerim’i de tanıyordu.
Son üç sayfada hiçte hoş olmayan şekilde kendisinden bahsettiği Kerim dışında hiç kimse hakkında kötü şeyler yazmamıştı Sinem.
Kerim’le ilgili çok şey yazılı değildi ama olanlar bir fikir veriyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla Mustafa’yı uyandırıp bulduklarını anlattı. Diğerlerine ve sonra da polise hber verip haarekete geçmeye karar verdiklerinde nnesi elinde telefonuyla koşarak geldi. “Güllüpınar”. Bu gece yarısı Sinem’in gizlice çektiği mesajdı.
Telefonda söylediklerinden sonra babası kızının datça’dan hoşlanmadığını ve oraya gitmeyeceklerini tahmin ediyordu ama her ihtimale karşı arabasıyla yola koyuldu . Mustafa ve barış Muazzez ile telefondaki ip uçlarını değerlendirdiler ancak bir yer ismine ulaşamadılar.
Dağ ve üzüm kokulu, denize yakın, sessiz o kadar çok yer vardı ki….masal kitabındaki resim ise bir deniz fenerine aitti. Karşılarda bir ada vardı hepsi bu. Beş altı yer üzerinde odaklandılar. Babası tek tek bu yerleri dolaşırken Muazzez internet ve polis işini üstlendi. Mustafa ve barış günlüğe yoğunlaşırken annesi de telefon başında evde beklemeye karar verdi.
Polis ise henüz bir şeye ulaşamamaıştı.
Ama şimdi bir yer ismi vardı. Burayı haritadan bulduklarında motorla iki saatlik mesafede olduğunu gördüler. Polisten önce oraya varırlarsa belki yapacakları birşeyler olabilirdi. Yok eğer polis onlardan önce gidecek olursa bir çatışma yaşanabilir veya daha kötüsü olabilirdi.
Mustafa arkada arabasıyla, Barış önde motoruyla sabahın ilk ışıklarıyla yola çıkmıştı bile. O yol asla bitmek bilmedi. Kasabaya vardıkalrında şimdi akşamüstü konuşmadaki ipuçlarını birleştirme sırasıydı. ‘Üzümler, deniz, dağ…..’ Bu tarife uyan birkaç ev vardı. Kasabalılardan ‘Yedikardeşler’ soyismini duyanların da tarifiyle doğru izi bulmuşlardı. Kerim Yedikardeşler ünlübir holding sahibinin oğluydu. Evleri de ona göre büyük ve gösterişliydi. Dolayısıyla tanımayan yoktu. Ama acaba tahminleri doğrumuydu?
Eve doğru yaklaştıklarında az ve cılız birkaç ışık, havlayan köpek sesleri ve içen iki adam gördüler sadece. Bahçe büyüktü. Köpeklerden ikisi serbest bırakılmıştı. Duvarla ev arası mesafe uzaktı. Acele bir plan yapmaları gerekiyordu.
Duvarın etrafında kısa bir tur atıp, Sinem’le Kerim’in olabilecepği yeri tahmin etmeye çalıştılar. Bu yer üst kat olmalıydı. Adamlar aşağıdaydı. Köpeklere tedbir getirilmeliydi.
Planı Barış özetledi.
“Tamam, sen köpekleri öbür tarafa çek. Ben arkadan dolaşacağım. Biraz da ses çıkar ki adamlar senin tarafına yönlensin. Ben arkadan girip içeri bakacağım. Hava aydınlandı. Birazdan hepsi uyanır. Şayet kerim Sinemle yukarıdaysa seslere uyanacaktır. Sen yakalanmadan kaçmaya bak. Şu ilerki ağacın arkasından dönüp geri gel ve kapıyı gözetle. Polis veya Jandarma gelecek olursa içerde olduğumu söylersin.”
Sabahın bu saati için fena plan değildi. Nitekim Mustafa gösterilen yere gidip işaretle ses çıkarmaya başladı. Köpekler önce kulak kabartıp sonra o yöne hızla koşarken Sami ve Rıza da silahlarını kapmış o tarafa dikkat kesi,lmişlerdi. Köpeklerin havlaması artınca Sami köpeklere bakmaya, Rıza da kerim’i uyandırmaya koştu.
“Kim o?” ses banyodan çıkan Sinem’indi. “Ne istiyorsun?”
“Kerim’le konuşmam lazım. Acil!”
Kerim seslere uyanmış ancak kafasını hala toplayamamıştı.
“Ne var?”
“Gelsen iyi olur”
Havlamaları şimdi daha net duyan Kerim birşeylerin ters gittiğini anlamış o vaziyette yataktan fırlamıştı. Sinem banyodan çıkmıştı. En azından onun kaçmadığından emindi. Ama birşeyler ters gidiyordu.
Süratle aşağı inerken Sinem’e ne olursa olsun odadan çıkmamasını tembihledi.
Bu esnada Mustafa görevini yapmış, dikkatleri dağıtmış, yeniden dış kapı karşısındaki yerini almıştı.
Barış ise arka duvardan içeri girmeyi başarmış salonun kıyısından üst kata çıkmak üzereyken, Kerim’in gölgesini görmüştü. Kerim de hareketliliği fark etmiş ve refleks olarak yukarı çıkıp Sinem’in yanına gelmişti.
“Sakın ses çıkarma. Dışarda birşeyler var. Dua et polis olmasın.” Sözlerini tamamladığında Barış kapıda belirdi. Kerim Barış’ı tanımıyordu. Sinem de. Barış, her ikisini de tanımıyordu. Ama bu kız o olmalıydı.
Kerim ile Barış aniden kavgaya tutuştuğunda Barış hala kızın Sinem olup olmadığından emin değildi. Aksini düşünmek bile istemiyordu. Ama kerim’in gergin oluşu, kızın titrek bakışları ve Kerim’in saldırgan hali Barış’ı haklı olduğu konusunda cesaretlendiriyordu.
“Kerim, bu işten vazgeç” diyebildi. Nefesi zor çıkıyordu.
“Kimsin bilmiyorum ama evimde ne aradığını hemen söyleyeceksin.” Kerim adamın sivil polis olacağını düşünüyordu. Ama evine böyle el kol sallayarak giremezdi. Mahkeme kararı olmadan..
“Sinem sen misin?” diyebildi Barış. “Sensen hemen aşağı in”
Sinem adını bilen adamın dediğini yaptı ve salona indi. Yukarıda kavga devam ediyordu. Köpekler bahçeye geri döndüğünde Rıza yukarı çıkmış, Sami Sinem’in yanına gelmişti bile.
Rıza’nın gelmesiyle kavga kerim’in lehine sonuçlanmıştı. Sinem’e zarar gelmesin düşüncesiyle de Barış kavgadan vazgeçmişti.
“Fazla zamanın kalmadı Kerim” dedi.
“Zamandan bol birşeyim yok dostum ama sen kimsin ve evimde ne arıyorsun?”
“Beni tanımazsın ama ben seni tanıyorum. Ne yaptığını da biliyorum”
Kerim anlam veremiyordu ama Barış’ın birşeyler bildiği belliydi. Rıza ve Sami kötüydü ama katil veya haydut değildi. Masum başlayan bu oyunda biraz eğlenmek istemişlerdi ve sonuçta Sinem zarar görmemişti. Teslim olmak veya Kerim’in yanında daha büyük suç işlemek arsaındaydılar. Akıl üstün geldi ve mücadeleden vazgeçtiler. Kerim ise hala direniyordu.
Ne yapacağını bilememenin de etkisiyle kıvranırken polis sirenleri dayandı bağ evinin kapısına. Gelen iki araba daha vardı. Teki Sinem’in babasının, diğeri sürpriz bir şekilde Kerim’in babasının arabsıydı.
Sinem’in annesi barış’la konuştuktan sonra Kerim’in babasını aramayı akıl etmişti. Babası Kerim’i daha ziyade aklamak maksadıyla gelmişti ama gördüğü manzara oğlunu haksız duruma düşürmüştü.
Ünvanı, oğul sevgisi, kanunlara saygısı ve herşeye rağmen sevgiye inancı oğlunun hatalı olduğunu haykırıyordu.
“Baba , senin ne arıyor….”
“Bırak oğlum. İşler daha kötüleşmeden bırak.”
Kerim dört yandan sıkışmıştı. Nasıl haberleri oldu anlayamadı ama herkes buradaydı. İstediğini alamamış, işleri kötüden daha kötü hale getirmişti.
Şimdi ya devam ya tamam zamanıydı.
Seçenekler sınırlı, polis kararlıydı. Çaresiz ellerini gevşetti.
Kurtulan Sinem babasına koşup sarılırken, Muazzez Sinem’in annesine telefonda müjdeli haberi veriyordu. Mustafa gözlerinin nemlendiğini hissetti.
Barış bu muazzam ve güçlü kıza bir kere daha hayran oluyordu.
Kerim polis kordonunda nezarete giderken;
“Niyetim asla seni incitmek değildi Sinem” diyebildi. Rıza ve Sami de Kerim gibi kelepçeli vaziyette araca bindirildiğinde Kerim’in babası sessizce;
“Üzgünüm” diyebildi.
Ailesi Sinem’in iyi olduğunu görmüş ve mutlu olmuştu. Çok daha kötüsü olabilirdi.
Sinem odadki yabancının kim olduğunu merak ediyordu.
“Anne bu bey kim?”
Bey lafı barış için pek kullanılan bir laf değildi garibine gitti.
“Ben Barış…” diyebildi Sinem’in gözlerine bakarak. Cebinden çıkardığı günlüğü ona uzatarak.
Sinem o günlüğün onda ne aradığını ve o günlüğün hayatını nasıl kurtardığını sonradan anlayacaktı. Ama şimdi karşısındaki bu yakışıklı genç az evvel kendisini Sinem için ortaya atmıştı. Cesur ve gözüpekti.
“Teşekkür ederim” diyebildi utangaç bakışlarla.
Tekrar ailesine dönüp;
“Gidelim buradan” dedi. “Acıktım. İlerde güzel bir kahvaltı yeri biliyorum.”
Heo beraber evden çıkarken köpekler hala havlıyordu. Ama bu kez korkma sırası Kerim’deydi.
Mustafa ve Muazzez, Barış’ı Sinem’in yanına arka koltuğa oturttular. Yol boyu ve kahvaltı da Barış kim olduğunu ve buraya nasıl geldiklerini anlattı uzun uzadıya.
Sinem etkilendiği bu adamdan çok hoşlanmış, göz kirpikleri titremeye başlamıştı.
“Teşekkür ederim” derken bir kez daha barış’a doğru eğildi ve dudakları Barış’ınkilere değdi. Bu defa kanında kıvılcımlar dolaştığını hissetti.
Canını kurtaran bu adama ruhunu teslim edecek kadar yakın hissediyordu kendisini.
“Teşekkür ederim” dedi bir kez daha. Öpmeye devam ederken.
Barış, Sinem’i kolaları arasında sıkıca tutarken günlüğü hatırlıyordu.
“Yalnızım, beni ben olduğum için, sıcacık sevecek biri yok etrafımda. Denedim olmuyor. O buralarda biliyorum ama ne zaman gelecek? İşte bunu bilmiyorum….”
Barış şimdi karşısındaydı. Bu o adamdı.
Birbirlerini bir daha hiç bırakmayacaklardı.
BİR YIL SONRA
Barış ve Sinem evleneli on ay olmuştu. Barış eski kitap işi yapıyordu. Boş kalan zamanlarında ise Sinem’e yardım ediyordu. Artık yardım edilecek bir üçüncü kişi de vardı evde. Adı ‘İpek’ti. Bir aylık bebek çifte yeni mutluluklar katmıştı.
Sinemin şikayetçi olmaması üzerinde hapse girmekten kurtulan Kerim İstanbul’a yerleşmiş, Rıza ve Sami’de onunla gitmişti.
Sinem’in yokluğunda Muazzez ve Mustafa işleri gayet güzel idare ediyor, işleri konrol için Sinem’in evine getiriyorlardı.
Hayat tümü için çok ama çok daha güzel olmuştu ve olmaya da devam edecekti.
Ve bütün bunları GÜNLÜĞE borçluydular.
Sinem hala günlük tutuyordu ama artık sayfaları Barış ve İpek’le doluydu.
S O N

Admin (i.b.) 2012

Hakkında editor

editor
Sitemizin orta öğretim seviyesinde bir eğitim sitesi olduğunu lütfen unutmayınız! Lütfen şiir ve yazılarda hata veya yanlışlık olduğunu düşünüyorsanız bildiriniz... Yazı, şiir ve yorumlarınızda ziyaretçilerimizin yaş grubunu düşünerek seviyeli ve dikkatli olunuz. Telif haklarına dair sınırlamalara mutlaka uyunuz. Alıntılarda muhakkak kaynak gösteriniz. Emeğe saygılı ve genç beyinlere faydalı olmaya gayret ediniz. Sayfamızı ziyaret ettiğiniz için teşekkürler...

göz atmak isterseniz ...

Sevdanın adı NİLGÜN, kısa öykü

Sevdanın adı NİLGÜN, kısa öykü “SEVDANIN ADI NİLGÜN” 2012 Masalımız İzmir’de geçiyor. Her gün rastlanacak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

− 8 = 2

Çanakkale mutlu son Tekirdağ mutlu son Antalya mutlu son Ankara mutlu son Samsun mutlu son Bursa mutlu son Konya mutlu son Balıkesir mutlu son İzmir mutlu son İstanbul mutlu son İstanbul mutlu son İzmir mutlu son Ankara mutlu son Antalya mutlu son Balıkesir mutlu son Gaziantep mutlu son Sivas mutlu son Aydın mutlu son Muğla mutlu son Afyon mutlu son Tokat mutlu son Kütahya mutlu son