Anasayfa / ŞAİRLER / ADMİN (İ.B.) / Kısa roman: Su’yun sessizliği

Kısa roman: Su’yun sessizliği

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
Loading...

Kısa roman: Su’yun sessizliği

1 MEZUNİYET
– Baylar ve bayanlar! 2009 – 2010 öğretim yılı Üniversitemizin geleneksel yıl sonu diploma törenine hepiniz hoş geldiniz. Bu yıl ki mezunlarımıza diplomalarını vermeden önce katkılarından dolayı sayın Valimize, Belediye Başkanımıza, aile birliğimize, öğretmen ve idarecilerimize, tüm çalışanlara ve tabiki tüm öğrencilerimize teşekkür etmek istiyorum. Zor olan tamamlamaktır. Onlar bunu başardılar. Bundan sonra birer tarihçi olarak çok daha farklı başarılara imza atacaklarından eminim. Bu başarı da hepinizin katkısı var. Bu nedenle hepiniz birer mezun sayılırsınız.
Dekanın mikrofondan gelen cızıltılı sesi kalabalığı tebessüm ettirirken mezunlar yarım saatir dikildikleri çim alanda güneşin yakıcı ışıkları altında sabırsızlanmaya başlamıştı. Dekan toparlamak istercesine devam ediyordu. Sözlerinin sonuna geldiği belliydi. Ancak bir türlü denkleştiremeyecek gibi duruyordu.
– Genç mezunlar! Zaman ve başarı ile arkadaş olmak zorundasınız. Tarih geçmişe tutulan meşale, geleceğe tutulan fenerdir. Sizler bu güne kadar öğrendiklerinizle tarihe daha pek çok katkı yapacak, aydınlanmamış sayfaları aydınlatacaksınız. Tarihi aydınlatmak, geleceğe yön vermektir. Bunu asla unutmayın. Gelecek siz tarihçilerin elinde daha barışçı, daha aydınlık, daha bilinen olacaktır. Şahsım ve arkadaşları adına sizlere başarılı çalışmalar diliyor, yolunuz açık olsun diyorum.
Dekanın konuşmasının sona ermesi ile başlayan memnuniyet alkışları dekan yardımcısının diploma törenini anons etmesi ile birbirine karıştı.
– Genç bayanlar, genç beyler…Bu yılın birincisi Murat Elmasçı, ikincisi Hande Yakarcan ve üçüncüsü Su Berrak’a diplomalarını vermek üzere sayın Valimizi sahneye davet ediyorum.
Gençler yüzlerinde sıkılganlık, mutluluk ve biraz da gururla sahneye çıkarken üzerlerindeki kostüm ile birer büyük insan, usta birer tarihçi ve hayata atılmaya hazır dinamik birer beden gibiydiler. Enerjileri yüzlerinden okunuyor, alacakları diplomayı sadece bir basamak olarak kullanacak görünüyorlardı. Diplomaları yorgunken dinlenilen bir ağaç gölgesi gibi huzur veriyordu.
Vali yavaş adımlarla sahneye çıkıp once misafirleri ince bir baş hareketiyle selamladı sonra yeni mezunlara hafif bir tebessüm atıp sırayla diplomalarını takdim etti. Bu O’nun için sıradan bir protocol ise de yeni mezunlar için ileride bakacakları yıllıkta yer alacak nadir resimlerden olacaktı.
Kameralar, videolar bu anı görüntülemek için yarışırken diğer mezunlar sırayla sahneye gelmek için hazırdı. Zaten toplam 27 mezun vardı. Validen sonra Belediye Başkanı, Dekan, Dekan Yardımcısı sırayla sahnede yerini aldı ve son mezunla birlikte Dekanın yeniden sesi duyuldu.
– Bu yıl ki mezunlarımız için son bir sözüm var. Er yada geç başarı da başarısızlık ta layıkını bulur. Başarı su gibidir. Hayatın vazgeçilmezidir. Fazlası daha fazlası için susamış olmanızı dilerim! Yolunuz açık olsun!
Tören alkış, kahkaha ve havaya fırlatılan şapkalar ile sona erdi. Mezunlar birbirlerini tebrik ederken aileler de önce birbirini sonra yanlarında oturan diğer aileleri tebrik ettiler.
Mezunlar ailelerin yanına gelince tebrikler devam etti, yeniden resimler çekildi. Yaklaşık yarım saat sonra alanda sadece kağıt parçaları, dağınık sandalyeler, konfeti parçaları, güneşlikler, masa üzerindeki ikram malzemeleri ve temizlikçiler kalmıştı. Bir de ayak izleri….
– Seninle gurur duyuyorum kızım.
Gelen şefkat ve gurur dolu öpücüğün kahramanı Su’nun hayatta kalan tek varlığı annesi Yasemin Hanımdı. Birbirlerine sevgi ve mutluluk ile sarılırlarken babası ve kardeşine verdiği sözü tutabilmiş olmanın gururu Su’nun gözlerinden okunuyordu.
– Baban da bu günü görebilseydi. Tabi kardeşinde.
Son sözler gözlerini buğulandırmıştı. Devam etti;
– Baban hep başarılı bir tarihçi olmanı isterdi. O’nun bıraktığı yerden devam etmeni. Artık odası senindir. Dilerim herşey bundan sonra daha güzel ve merhametli olur. Babası her nekadar tarihçi değildiyse de tarihçi kadar geçmişe ilgi duyuyor ve araştırıyordu.
Sözleri ikisini de bir yıl öncesine götürdü. O yağmurlu 21 Eylül sabahı asfalt yola çıkan kereste yüklü tırın dikkatsizliği ve kural tanımazlığı babasının ve daha lisede olan kardeşinin hayatına mal olmuştu. Arabada Su da vardı. Ancak arkada oturduğu ve belki de kemerini taktığı için az sıyrık ve yanıkla kurtulmuş ancak kardeşi ve babasına bir şey yapamamanın acısını hep yaşamıştı. Hele yaklaşan kamyonu diğerleri şakalaştığı için görmediği halde görmesi ancak korkudan ses çıkaramaması kendisini hep suçlu hissettirmişti. Annesine kazayı haberi veren polis memuru, Su’nun hurdaya dönen araçtan sağlam olarak çıkmasını bir mucize ve Allah’ın tesellisi olarak tanımlamıştı.
Annesi hastane yolu üzerindeki olay yerine geldiğinde kazanın izleri yağan yağmurla silinmiş, araçlar çoktan çekilmiş, tır şöförü tutuklanıp, kazazadeler hastaneye kaldırılmış, yol emniyete alınmış, etrafa saçılan kırıntılar toplanmış ve trafik yeniden akmaya başlamıştı. Bir şey olmamış gibi.
Civarda yanık ot ve dal parçaları, yağmur suyuna karışan birkaç parça yağ ve mazot, tekerlek ve kan izleri kalmıştı sadece. Bir de ayak izleri. Onlar da yağmurla birlikte silinmeye başlamıştı yavaştan. Orman yolunda son birkaç saatin izi tamamen silinmeye yüz tutmuştu.
Su, babası ve kardeşinin öldüğünü hastaneye kaldırıldığında anlamıştı. Annesine sarılıp hıçkırırken isyan ediyordu. Tır şöförüne, yağmura, virajlı yola, ölmediğine, zamana, polise, ambulansa, doktora…herkese isyan ediyordu. Bu arada kader de nasibini almıyor değildi. Kendisine ise kızmıyordu. En azından şimdilik. Kazanın şoku yada bilinmeyen başka şeylerden ötürü kızamıyordu kendisine. Üzgün müydü? Evet! Kızgın mıydı? Hayır!
Acı çıkmaz bir leke gibi yapışmıştı yüreğine. Gözyaşları doyamamanın acısı gibi akıyordu. Yalnız kalmışlardı, yanlız kalacaklardı bundan sonra. Bir şey yapapamanın çaresizliği ve geçmişe dönemeyecek olmanın boşluğu dolduruyordu yüreğini. Bir daha konuşamayacak olmak, birlikte yemek yiyememek zor geliyordu. Sıcak bedenleri soğumaya yüz tuttukça Su’da soğudu. Sertleşti .
Annesi ile birlikte sıkı sıkı sarılan elleri o günün son anısı olarak yüreğine kazındı. Sonra Su’nun yorgun ve yaralı bedeni daha fazla dayanamadı, gözleri kapandı. Uykuya dalarken kayan arabanın görüntüsü hala beyninde çalkalanıyordu.
O gün ve sonraki gün uyanık olduğu zamanlar kazanın hayali, uyuduğu zamanlar kabusu Su’yu asla yanlız bırakmadı.
Şimdiyse aradan geçen bir yıla yakın zaman sonra mezun oluyordu. Kazanın etkisini atamasa da aldığı ruhsal tedavi, arkadaşlarının anlayışlı tutumu ve derslere daha çok sarılması sayesinde Su hayata tutunabilmeyi kısmen başarmış ve eski neşesine yeniden kavuşmaya başlamıştı. Karanlıklardan sıyrılmaya başlamıştı bulutlardan sıyrılan ay gibi. Yavaş, kararlı, mistik ve dokunulamaz.
Bugün bu gayretinin mükafatını alıyordu. Yanında annesi vardı her zaman ki gibi. Çoğu mezun gibi erkek arkadaşı, iş bağlantısı yaptığı meslek çalışanları, sırdaşı…hiç ama başka hiç kimsesi yoktu. Olanlar da kazadan bu yana Su’nun içine kapanık tutumu nedeniyle yavaş yavaş uzaklaşmışlardı. Aralarında hep mesafe vardı. Su yanına kimseleri yaklaştırmıyordu. Onları korumak ister gibi bazen bilerek böyle yaptığını düşünüyordu arkadaşları. Bazıları ise paranoyak duygularla yalnız kalmak istediğini.
Su bu sayede hayata yeniden bir başlangıç mı yapmak istiyordu? Arkadaşları ile birlikte tarihi de silmek miydi planı? Yoksa küskünlüğünü onlara da mı bulaştırıyordu bilinmez ama her geçen gün daha fazla yanlızlığa sürüklenir buldu kendini. Suçladığı birisi de yoktu. O gün annesinin onlarla birlikte gelmemesi sadece bir tesadüftü. Yasemin hanım evde temizlik ve alışveriş için kalmış çocuklar üçü yola çıkmıştı. Ama akşam sadece biri geri döndü.
Annesi ile birlikte sırdaş, arkadaş oldular. Annesi kimi zaman kızının o kazadan kurtulmasını bazen garipsese de kızının kurtulması ile hep teselli buldu. Acısını kızının acısına gömdü. Birbirlerine hep daha sıkı sarıldılar.
Önce evden taşındılar, sonra annesi iş buldu kendisine. Babasından kalanlarla birlikte maddi sıkıntıları olmasa da çalışmak annesine iyi geliyordu. O zamana kadar çalışmamıştı oysa. Kızına da bu sayede evde daha çok zaman kalıyor, anıları sıcacık kalıyordu. Resimler, hatıralar henüz çatıya kaldırılmamıştı. Birlikte geçirdikleri günlerden kalan önemli günlerde masada hep fazladan iki tabak daha olurdu. Sanki yemeği ailece yer gibi. O masa yanlarına resimler konurdu. Önlerine de birer mum.
Annesi genç ve güzel olmasına rağmen asla başka bir evlilik düşünmemişti. Su ise bir gönül macerasını kaldıramayacak kadar yorgun, kırgın ve yalnızdı. İki yalnız bayan bu evde yanlızlıklarını birbiriyle paylaşıyordu.
Hayat onlar için zor bir dönemece girmişti. Bu virajdan yara almadan çıkmak için dikkati dağıtacak şeylerden uzak durmak gerekiyordu. En azından şimdilik.
Birlikte kurdukları yeni düzen onlara aradıkları mutluluğu getiremese de nefes almaya devam etmeyi sağlıyordu. Her geçen gün ise hayata biraz daha fazla sarılıyor olmaları başarmak üzere olduklarının göstergesiydi.
Su 21 yaşın tazeliği ile güzel, hatta seksi, heyecanlı ancak agırbaşlı, iş kadını görüntüsünde, bakımlı ve iyi giyinmesini bilen bir kızdı. Annesinin bu zevkli giyiminde büyük katkısı vardı.
Kızıla kaçan siyah saçları, maviye yakın gözleri, esmer teni ile çok hoş bir kızdı Su. Teni yumuşak, yürüyüşü ahenkliydi. Acelesi yokmuş gibi, dokunurcasına hareket ederdi çoğu zaman. Yavaş, temkinli, duygusal. Kırmak, incitmek istemez hali vardı. Gözleri çoğu zaman nemli hissi verecek kadar derin ve buğuluydu. Bu haliyle insanlara “Ben zararsızım” hisi verirdi. Sığınacak liman arayan gemiler gibi sessizdi. Acelesi yoktu. Acısını hissettiği zamanlarda ise en derin hücrelerine kadar canı acırdı. Hassas ve narindi. Kalbi dokunaklı şarkılar kadar hafif, dudakları ürkek ve titrekti.
Uzunca boyu, şekilli vücudu ile pekçok erkeğin başını döndürecek kadar güzel olsa da onlarla arasına koyduğu mesafeler nedeniyle erkek arkadaş edinmekte sorunu vardı.
Kazadan önce böyle değildi oysa. Canlı, kıpır kıpır, muzır, neşeli ve yaramazdı. Evin büyük çocuğu olmasına rağmen küçüğü gibi davranırdı. Ailesinden gördüğü anlayış ve kardeşinden gördüğü hoşgörü sayesinde şımarık bile sayılabilirdi. Evin neşesi olurdu karanlık akşamlarda. Fıkralar, filmler anlatır. Bazen günlük alışverişi bile o kadar ballandırarak anlatırdı ki hikayeleri dakikalar sürerdi. Televizyon seyretmeyi pek sevmezdi. Seyredenleri de bir şekilde taciz etmekten geri durmazdı. Tatsız haberler yerine daracık hayatlarına renk katmak daha mantıklıydı. Ulaşamayacakları dünyaların dertleriyle uğraşmaktansa kendi küçük dünyalarının mutluluğunu arttırmak daha mantıklıydı. Dış dünya dışarda kalmalı evde sadece kendi dünyaları yaşanmalıydı. Bu tehlike ve mutsuzlukların dışarıda kalması demekti aynı zamanda.
Eğer dışarıdan bir dost veya akrabayı kendi dünyasına çekmek isterlerse yapılacak şey kendi dünyalarının kapısını O’na açmaktı. Bu kadar kolaydı. Ancak değiştiremeyecekleri, ulaşamayacakları, yenemeyecekleri dış dünya ile uğraşmak yerine ailevi sorunlara birlikte yanıt bulmak, elleri hiç bırakmamak yapılması gereken şeydi.
Çoğu zaman ziyaret ve gezilere bile birlikte giderlerdi. Kardeşinin kısa kaçamakları olsa da Su genelde ailesi ile vakit geçirmekten hoşlanırdı.
Su hiçbir zaman dindar biri olmadı. Namaz kıldı, dua etti ama asla batıl veya körü körüne inançlar peşinde koşmadı. Din tarih kadar gerçekti. Daha fazla değil. İspatı zor ama mantıklı, inanması güzel ama zorlu, etkileyici ama vazgeçilmez değil, hurafe dolu ama mucizevi bir kavramdı O’na göre. Dini diğer herşeyi olduğu gibi araştırmak ve sorgulamak eğilimindeydi. Aklına yatan kadarıyla fanatik dindar sayılabilirdi ama aklına yatmayan hususlarda bunun dinin gereği olamayacağını ifade etmekten geri kalmazdı.
Babası Muzaffer Bey beyaza kaçan siyah saçlarıyla oldukça yakışıklı bir iş adamıydı. Dış bağlantıları olsa da iş gezilerine kendisi yerine elemanlarını göndermeyi tercih eden biriydi. Kazancı ve saygınlığı çok iyi seviyedeydi. Zengin ve kültürlü bir aileden geldiği için oturaklı, dengeli, seviyeli bir yaşantısı ve ruh hali vardı. Dikkatli, tertipli ve titizdi. Başarının bunlardan kaynaklandığını bilecek kadar akıllı, popüler ve hatta espritüeldi. Ortamlarda aranan kişi olmasını hem güzel karısına hem mizacına borçluydu.
Karısı Yasemin hanım, adı gibi hoş ve bakımlı bir bayandı. Bir öğlen yemeğinde tesadüfen karşılaştıkları andan beri hemen hiç ayrılmamışlar ve ani bir kararla tanıştıklarının daha üçüncü ayında evlenmişlerdi. İzmir’li iki gencin mutluluğu kazaya kadar hiç eksilmemiş, sevgileri artarak devam etmişti.
Mutlu evliliklerinden doğan iki çocukları vardı. Su ve Toprak. Babası Muzaffer Bey hayatın temel maddesinin su ve toprak olduğuna inanırdı. Yasemin hanım eşinin isim tercihlerine asla karşı çıkmamış hatta desteklemişti. Ne acıdır ki oğulları toprağı babasıyla beraber toprağa vermişlerdi.
Bu kadar titiz, dikkatli ve düzenli bir insanın kaza yapması haksızlıktı. Ancak kaza adı üstünde istenmeden meydana gelen olaydı ve yağmur, tır, bir anlık boşluk…ve son. O sıra Su arka koltuktaydı. Kamyonun ara yoldan çıktığını görmüş ancak korkudan fal taşı gibi açılan gözleri ile kamyona bakarken ses çıkaramamış, çığlık atamamıştı. Belki, keşke diyerek geçen üç aydan sonra ses çıkarabilseydi de kazadan kurtulamayacaklarını düşünmeye başlamıştı.
Çünkü annesi eskiden kendi tasarımları ile diker, hatta nadir olarak başkalarına bile eliyle tasarlayıp diktiklerini hediye ederdi. Terzi olmayı asla düşünmedi ama dikmekten her zaman keyif aldı. Hele ki dikeceklerini çizmek onun için bir mutluluktu. Defalarca iş teklifi almasına rağmen asla rağbet etmedi. Çünkü öyle yaparsa ailesine yeterince zaman ayıramayacağını ve daha önemlisi işini önemseyerek önceliklerini değiştireceğinden çekiniyordu. Buna müsade edemezdi. Çünkü önceliklerinin başında ailesi gelmeliydi. Para veya iş değil. Bu nedenle hiçbir zaman çalışmamıştı. Cenazeden birbuçuk ay sonrasına kadar.
Su ve annesi Saadet hanım bugün yeni bir başlangıça imza atıyordu. Mezuniyetle gelen değişiklik ve heyecan hayatlarına başka bir anlam katmış, yarına daha umutlu bakmalarına imkan sağlamıştı. Buruktu ama duydukları bu heyecan onlara yaşama gücü veriyordu. Kimbilir gözyaşlarının arkasından bir güneş gibi doğacak güneş yarınları müjdeleyecekti.
Oysa bu hayatın bitmeyen oyununun bir başka parçasıydı aslında.
Hayat su gibi akıp giderken sesi çoktandır duyulmuyordu. Bir sure daha da sesi duyulmayacaktı.
2 ISLAK KABUS
Yataktan fırlayan Su kan ter içindeydi. Çoktandır gördüğü kabuslara bir yensi daha eklenmişti. Sesine koşan annesine anlatırken o anları yeniden yaşar gibiydi.
– Yine mi kabus kızım?
– Bu sefer ki farklı anne. Terliydi. Korkmuş ve yorulmuştu.
Bir yudum su içip isteksizce ve bıktığını belli edercesine kısaca anlattı.
– Ormandaydım. Geceydi. Yağmur tenimi delip geçiyordu. Saklanacak yer yoktu. Bir agacın altına saklandım ama yetmedi. Delik deşik oldum. Kanlar içinde yığıldığım yerden kalkamadım. Şimşekler vardı. Az ötede de dumanlar…Arkası görünmeyen dumanlar…Hiç ama hiç ses yoktu. Gece karanlığında çığlık atamadım. Yardım isteyemedim. Yalnızdım. Çaresizdim. Çamurdu her taraf. Su kaplamıştı her yeri. Su…sadece su.
Annesi kızının acısına şefkatini örter gibi sıkıca sarıldı.
– Bak geçti işte. Artık yanındayım. İstersen yanında kalayım?
– Gerek yok anne. Bu ne ilk ne de son.
Kafasını yeniden yastığa koyarken terden ıslanmış yastığı ters çevirdi. Uykuya dalarken gördüklerine anlam katmaya çalışır hali vardı. Bedeni uykuya teslim oldu.
Şimşekler, inşaatlar, vahşi hayvanlar, kara güçler, otoyol kazaları, yangınlar, trenler, depremler kabuslarının bir parçasıydı bir zamandır. İlk defa bir yağmur görüyordu. Serinletmesi gerekirken yakan bir yağmur. İliklerine kadar delici ve boğucu.
Ertesi gün saat onbiri geçene kadar derin bir uykuda kaldı Su. Annesi de dinlenmesi umuduyla ses çıkarmamaya özen göstererek güzel bir cumartesi kahvaltısı hazırladı ve bekledi. Beklerken yakın arkadaşlarından bazılarını da kahvaltıya çağırmaktan geri kalmadı. Hatta onlar geldiğinde Su’ya kısa bir tatilin iyi geleceğini bile konuşup plan yapmayı da ihmal etmediler. Tabi sadece plandı ve Su’nun onayı gerekiyordu.
Su dağınık saçlarla, altsız penyesiyle kalktığında sürprizden çok hoşlanmasa da itiraz etmedi. İnsanların kendisine acıması kadar nefret ettiği birşey yoktu. Bu hoşgörüsüzlüğü O’na samimi duygularla yaklaşanları çoğu zaman kırsa da kendisi yarattığı bu savunma mekanizması sayesinde direncini arttırdığı fikrindeydi. Hayat onundu ve hayatı öğrenmek değil yaşamak için yaratıldığını savunurdu.
Dünyasının merkezinde kendisi vardı. Öyle olmalıydı. Herkesin dünyası aslında iki kol boyu genişiliğindeydi. Uzanabildiği, değebildiği, değiştirebildiği ölçüde dünya onundu. Değiştiremediği, seyirci kaldığı veya kendisini hiç etkilemeyen dünya onun değildi. Dünyası bu nedenle çok ama çok küçüktü.
-Günaydın. Sinem, Güzide, Filiz, sedef, Murat, Burak ve Kerim kahvaltı masasındaydı. Annesinin bu süprizine itiraz etmedi.
– Hoş geldiniz. Annem sizi de zorla kandırdı ha? Yoksa para mı teklif etti?
– Aşk olsun Su. Çoktandır uğradık hep meşguldün. Bu sabah annenin nazik davetini reddedemezdik. Hem şu kahvaltıya baksana.
Gülüştüler. Kahkahalar arası acele etmeden yenen kahvaltı gecenin yorgunluğunu attırmış, kabusların etkisini unutturmuştu.
Fikir Sinem’den geldi.
– Su, ne diyorum biliyor musun? Şöyle bir hafta bir yerlere gitsek. Deniz kıyısına, tabiatla içiçe, bol güneşli, eğlenceli bir yere? Bir pansiyonda kalırız. Hayata bir mola ha? Hem işe başlamadan önce biraz dinlenmek hakkımız değil mi?
Filiz destekledi.
– Çok uzun olmak zorunda değil. Hem geleceğe yönelik plan da yaparız. Nereye, nasıl iş yapacağız filan.
Murat muzırca gülümseyerek ekledi;
– Kız kıza değil inşallah. Gülüştüler.
Fikir fena değildi aslında. Kendisinin de annesinin de ihtiyacı vardı.
– İstersen daha farklı şeylerde olabilir. Dağa çıkabiliriz mesela, yada trenle yolculuğa yada gemiyle?
Evet demeye hiç bu kadar yakın değildi. Annesine de yalnız kalmak dinlenmesi açısından iyi gelebilirdi. Hem işe başlamadan dinlenme fırsatı da bulacaktı. Kararını verdi.
– Pekala. Ne zaman gidiyoruz?
Hepsi gülüşüp sevindiler.
– İstersek üç gün sonra. Cuma sabahı kalkan bir gemi var. Antalya tarafına …
– Olmaz!Çok uzaklaşmayalım. Mesela Datça?
Birbirlerine bakıştılar. Güzel fikirdi ve itiraz eden yok gibiydi. Tarihi yapısı, yeşilliği, sessizliği ile denizi ile güzel bir seçenekti.
Murat yine ani çıkışla;
– Oya sunuyorum. Kabul edenler?
Ellerin tamamı kalktı.
– Tamam o zaman Cuma sabah buradan 11:00’de tekerlek döner. Su, ben, Sedef üç araba ile gidiyoruz. Benzin ortak. Yiyecekler Filizden, içkiler Burak’tan, çadır ve yataklar herkes kendisi düşünsün…..Bir hafta için hazır ol Datça biz geliyoruz….
Sesi kahkaha ile uluma arasında bir gürlükte çıkınca hepsi üzerine yürüdü.
Annesi kahvaltı planının başarılı ve kızının ikna olmasından memnun;
– Sedef’cim bir çay daha alabilir miyim? Dedi.
Kahvaltıdan sonra dağılan kalabalık yeniden buluşmak üzere sözleşirken Su ve annesi hepsini kapıya kadar yolcu etti.
– Ne dersin anne? İyi bir fikir gibi geldi bana?
– Git tatlım. Hem dinlen hem kendine zaman ayır. Bende biraz kendime zaman ayırayım. Evinde bazı işleri var. Tamir filan. Aradan çıkmış olur. Belki teyzende kalırım bende. Araban garajda. Gitmeden bakım yaptırmayı unutma!
Sesinde çok hafiften bir endişe vardı. Ama saklıydı ve ağzından da farkında olmadan çıkmıştı. Her ikisi de duymamazlıktan geldi bu kez. Borçlu olan kaderdi, onlar değil! Korkacak çekinecek birşeyde yoktu bu yüzden.

3 DATÇA
Yolculuğun sonunda vardıkları yer muhteşemdi. Ayarlamaları yapan Kerim tepenin üstünde, deniz manzaralı, ağaçlıklara yakın muhteşem bir pansiyon bulmuştu. Hem yola yakındı, hem havası mis gibydi, hem kalabalıktan nispeten uzaktı.
Kerim yakışıklı sayılabilecek biriydi. Gezmeyi ve eğlenmeyi seven bir yapısı vardı. Bunların yanısıra iyi bir dalıcı ve yüzücüydü de. Zengindi tarihle uğraşmayı pek düşünmüyordu. Sadece diploma için ve hobi olarak ilgileniyordu. Yoksa işi hazırdı. Babasının işinin başına geçecek ve ömür boyu bolluk içinde yaşayacaktı. Evlilik fikri ise Kerim’den çokca uzaktı.
Pansiyon sahibi Kamuran Teyze ve Seyit amca tam bir yöre insanıydı. Bu işi paradan ziyade yanlızlıktan kurtulmak için yapar gibiydiler. Çok görmüş geçirmiş halleri vardı. Her ikisi de ortaokul mezunuydu. Babadan kalma bu yerde mütevazi bir yaşam sürüyor ve her dönem misafir ettikleri konuklarla adeta ahbap oluyorlardı.
Onlarca yıl, yüzlerce ahbapları olmuştu. Temiz yürekli ve dostane davranışları ile kalpleri kolayca kazanıyor ve asla unutulmuyorlardı.
Pansiyon duvarları evvelki konukların resimleriyle doluydu. Kimi onların isimlerini çocuklarına vermiş, kimi mektuplaşmayı ve hatta her yaz gelmeyi adet edinmişti.
Bu hafta şanslarına bir rezervasyon iptali vardı. Bu tatil hepsine iyi gelecek görünüyordu.
Yerleşip tanışmayı müteakip çevreyi dolaşmayı planladılar. İş bölümü ve oda paylaşımını takiben hafif bir şeyler atıştırıp iki araba ile civar turu yaptılar.
Merkezde kısa bir alışverişten sonra akşam için yeniden pansiyona döndüler.
Su ortamı beğenmiş ve buraya gelmenin iyi bir fikir olduğunu düşünmeye başlamıştı. Diğerleri de halinden oldukça memnundu. Akşam yemeğinden önce Seyit Amca ile Kamuran Teyze kendi evlerine giderdi. Bu akşamda öyle yaptılar.
Nelşeli yemekten sonra kahveler yudumlanmak üzere bahçeye çıkıldı. Manzara harikaydı. Tepeden deniz, hatta çok öteler, ay, az sayıdaki bulutlar muhteşem görünüyordu. Kuş olup uçmak ister gibiydiler. Aşağıda Datça’nın parıldayan ışıkları geceye ayrı bir tat veriyordu.
– Plan şu diye başladı Kadir. Kahvaltıyı aşağıda yapıyoruz. Bugün kü Köy Kahvaltısı yerinde…
İtiraz etti Su;
– Yarın burada yapalım, pansiyon sahiplerine de ayıp olmasın.
– Ne düşüncelisin dedi Sedef. Olur.
– Pekala diye devam etti Kadir. Kahvaltıdan sonra mayolarımızı alıp beğendiğiniz koya gidiyoruz. Çok kalabalık değil, soğuk, derin, mavi…sonra…
Sözünü Filiz kesti;
– Sonra birazcık uyku? Sahlde, gölgede, sonra tekrar deniz. Hatta yat ile dolaşabiliriz de?
Yat fikri pek hoş gitmemişti.
– Ben derim ki yat değil de şöyle birkaç jeep kiralasak veya motor? Güzide oldu olası motor sevdalısıydı.
– Bu sıcak ta ha? Hayatta olmaz! İtiraz kerim’den geldi. Ben derim ki denizden sonra birşeyler atıştırıp havuza gidelim. Akşama kadar eğlenir sonra akşam için alışveriş yapar ve döneriz.
Havuz fikri sanki güven hissi veriyormuş gibi hepsinin hoşuna gitti. Hem tembellik yapabilecek hem serinleyeceklerdi. Fikir beğenilince de akşamın planı belli olmuştu.
Su arkadaşlarının tatlı çekişmelerini izliyor ama fazlaca taraf olmamaya gayret gösteriyordu. Tatilin kendisi için organize edilmiş olmasını umursamadan onların plan yapmasına bakıyordu eğlenerek.
Ama yarından önce O’nun için güzel olan bu akşamdı. Güzel bir fikirdi buraya gelmek. İnsanın ruhu dinleniyordu. Temiz ve serin havada inşallah iyi bir uyku çekebilirim diye düşünüyordu yıldızları incelerken.
İzmir’de bile yıldızlar bu kadar net değildi. Aynı fikre Sinem de katılıyor olacak ki yanına uzanıverdi. Yeşil çimlerin üzerinde iki arkadaş yıldızları sayar gibiydi. Uzun süre yıldızlardan, samanyolundan, aydan, uzayda yolculuk yapma hayallerinden bahsettiler.
Diğerleri açık seçik fıkralarla boşalttıkları bira şişeleriyle eğlenirken onlar yıldızlarda yolculuk yapar gibiydi.
Gece sorunsuz bitmişti. Güzeldi. Sessizdi. Rüzgar yoktu ama serindi.
Manzara güzel, plan güzel, yıldızlar güzeldi. Temiz ve ütülü çarşaflara yorgun bedenini attığında Su hemen uykuya dalıverdi. Diğerleri de.

4 HABERCİ
Plaj kalabalık değildi. Pırıl pırıl güneşin altında taşla karışık kumlar üstünde serili havlular ile tam bir banyoydu. Tuzlu suyla alınan güneş banyosu. Hepbirden koşarak daldılar suya. Çığlıkla karışık kahkahalar arasında neşeli sesleri gerideki ormanda yankılanıyordu.
Su masmavi, serin ve tuzluydu. Suyun altı berrak’tı. Su’yun soyadı gibi. Akvaryum balıklarını andırır değişik balıklar onlara eşlik eder gibiydi. Deve güreşi oynarken Su onlara katılmadı. Uzaklaşıp şinorkeliyle dipteki balıkları izlemeyi tercih etti.
Yeşil kırmızı yosunların arasında saklanan irili ufaklı balıkların peşinden yarım saatten fazla kulaç attı. Mnzaraya diyecek yoktu. Tertemiz suda çok uzakları görmek mümkündü. Bu seyre ayrı bir tat veriyordu. Mercanlar arasına yuvalanmış yengeçler, midyeler, maalesef burada bile kapak ve atık şişeler hayatın farklı bir boyutu gibiydi.
Su küçükten beri babasıyla bu şekilde gezinti yapmayı çok severdi. Dalmak veya yüzmek yerine şinorkelle dolanmak favori tutkusuydu. Yorulmuyor, dinlenirken eğleniyordu. Arkadaşlarının neşeli kahkahalarını duyamayacak kadar uzaklaştığını fark edemeyecek kadar dalmıştı. Tabi yaklaşan yelkenlinin sessiz bedenini göremeyecek kadar dalgın.
Teknenin içindekiler de kendi hallerindeydi. Demir atmak için yavaşlamak üzereyken gayet samimi halde vakit geçiriyorlardı. Su’yu gördüklerinde artık çok geçti ve teknenin ahşap bedeni Su’nun kafasına değmişti çoktan. Kan yoktu. Teknenin motoru çalışmıyordu. Ama çarptıkları insan da ortada yoktu.
Yaklaşık 13 metre derinlikteki mavi suda çarptıkları herneyse artık görünmüyordu. Tekne durana kadar daha bir müddet yol aldığından yerini tam kestirmek mümkün değildi ama bakan gözleri Su’yu göremedi.
Bir tanesi bile suya atlamayı akıl edemezken, kimbilir belki de sorumluluktan kaçmak edasıyla, Su maviliğin derinlerine doğru bilinçsiz ve baygın vaziyette daldı.
Nefes alamıyordu artık. Mücadele etmiyor, sadece sessizliğin içinde dibe doğru yavaşça süzülüyordu.
Az önce etrafında dolaştığı balıkların arasında şimdi bir pamuk prenses gibi uyuyordu. Babasının ve kardeşinin silüetini gördü büyük bir beyazlık içinde. Son kez oynadı parmakları ve sonra herşey bembeyaz oldu.
Diğer çocuklar bağırışları duyduğunda tekne yaklaşık 100 metre kadar ilerideydi. Etraflarında görünmeyen Su’yu fark ettiklerinde içlerine önce merak, sonra tereddüt ve en sonra da hüzün doldu bir anda.
Erkekler tekneye doğru kulaç atarken kızların ağlamaklı sesleri doldurdu koyu.
Su bu seslerin hiçbirini duyamadı.
İlk yetişen Murat’tı. İyi bir yüzücü ve dalgıç olan Murat teknenin altına daldığında ilk başta göremediyse de uzaktan Su’yu nihayet görebildi.
Hafif bir kan bulutu sarmıştı etrafını, dibe yakın hareketsiz duruyordu. Tek eliyle yakaladığı sol elinden sıyrılan bilekliği kumlar arasında kaybolurken Murat can havliyle yukarı tırmanmaya çalışıyordu.
Yüzeye vardığında teknedekilerden bir kaçı nihayet suya atlamıştı ve Su’nun bedeni tekneye zorda olsa çıkartılabildi. Yapılan suni teneffüsler kar etmedi. Suyun altında yaklaşık 4 dakikadan fazla kalmıştı Su. Geri dönmemesi hiçbiri için sürpriz olmayacaktı. Ama buna rağmen defalarca devam ettiler uğraşmaya. Acemice de olsa bildikleri, gördükleri kadar geri döndürmeye çalıştılar Su’yu. Ama Su dönmedi. Yaklaşık 10 dakika kadar uğraştılar ve sonra vazgeçtiler.
Umut dolu gözlerinde şimdi yaş vardı. Hayata döndürmek için çıktıkları bu tatil hayatını alacaktı Su’nun.
Ve Su önce elini oynattı, sonra öksürdü ve en son vücüdu su tükürerek sarsıldı. Gözünü açarken hala kusuyordu.
Diğer gözler ise önce Su’ya sonra birbirine baktı. Bir mucizeye tanık oluyor halleri vardı. Az evvel öldü diye vaz geçtikleri mücadele yeni bir filiz veryordu. Yaklaşık 14 dakika sonra hem de kendiliğinden hayata geri dönüyordu bu cansız beden.
Kanaması devam ederken meraklı bakışlar bu sefer ilk yardım derdine düştü yeniden. Gerisi daha kolaydı. Ama hala inanamıyorlardı.
Su ise beyaz perdeden yavaşça sıyrılıp gözünün içine giren güneşe doğru yavaştan kayıyordu. Gözünü ilk açtığında ise gördüğü murat’ın ince dudakları oldu. Sonra yeniden bayıldı.
Gözünü bu kez açtığında pnsiyondaydı. Odasında. Dışarıda sessizlik vardı. Gece çökmüş, yıldızlar yeniden pırıldamaya başlamıştı. Dün geceden farkı yoktu ortamın. Rüzgarın tatlı sesinden başka.
Su bugün öğleden sonra ölümün kıyısından değil çok ötelerinden dönmüştü.
6 BEYAZLIKTAN DÖNÜŞ
Kaza haberinin ulaşmasıyla annesi Yasemin Hanım derhal Datça’ya gelmiş ve kızının sağlık durumunu öğrenip eve dönmeye karar vermişti. Tekneden şikayetçi olmadılar.
Yasemin hanım kızının hayatta olmasına sevinmişti sevinmesine ama kazanın oluş ve yaşanış şekli biraz canını sıkmıştı. O durumda bir insanın ölmüş olması gerekirdi.
Su’nun anlattıkları ise O’nu daha çok dehşete düşürüyordu. Kızı adeta gidip geri gelmişti. Veya hemen yakınından dönmüştü. Nerden? Kardeşi ve babası herneredeyse oradan!
Seslerini duymuş, beyazlığı görmüş ama son anda geri gelmişti. Daha doğrusu getirilmişti. Hemde hiç gayret göstermeden, belki şansla belki de…
Herşeye rağmen Su şimdi emniyetteydi ve eve dönme zamanı gelmişti. Pansiyonda geçen iki günden sonra pazartesi sabah dönmeye karar verdiler. Su araba kullanacak durumda değildi. Annesi Su’nun arabasını kullanacak, Su da, önce Sedef dediyse de sonra fikir değiştirdi, Murat’ın arabasıyla dönecekti İzmir’e.
Yasemin Hanım kızıyla alakalı tedavi planları yaparken, Su gelişmelere karşı kayıtsız kalıyor gibiydi. Sessizdi. Çoğunlukla camdan bakıyor ve çok az konuşuyordu. En muzip şakalar bile O’nu güldüremiyor, arkadaş şakalarını çoğu zaman duymuyordu bile.
Değişik bir hali vardı Su’nun. Tepki vermiyor, zorla yemek yiyor ve hatta su bile içmiyordu o sıcakta.
Korkusuna bağladılar, şok geçirdiğine kanaat getirdiler ve sorgulamadan, sıkıştırmadan eve dönene kadar kazayı konuşmamaya karar verdiler.
Su birkez daha yenmişti ölümü. Bu kez yanlızdı. Savunmamıştı. Mücadele edememişti ama hala hayattaydı.

7 EVE DÖNÜŞ
Dönüş yolu kalabalıktı. Hafta içi olmasına rağmen yollar kazı çalışmalarının da verdiği karmaşa ve rahatsızlık ile doluydu. Sıcak ve toz çoğu yerde birbirine karışıyordu. Yasemin hanım en önde sürati ayarlıyor, Murat arkadan Su ile birlikte geliyor ve Sedef en geride Burak ve Kerim’le birlikte takip ediyordu. Su bu arabayla gelseydi Kerim Murat’ın arabasına geçecekti.
Su hayatını kurtaran insanın arabasına belki tesadüfen binmişti belki teşekkür etmek için ama isabetli karar verdiği az sonra anlaşılacaktı.
Turunç’a yakın virajlardan birinde Sedef önüne çıkan bir sincap yüzünden direksiyonu aniden kırınca kullandığı araç yoldan çıktı ve yol kıyısındaki ağaçlara çarparak durabildi. Sedef’in başıhava yastığına gömülmüş, Kadir ve Kerim ise ön camdan dışarı sarkmıştı.
Murat kazayı aynasından gördüğünde trafik çok sıkışık bile değildi.
– Aman Allah’ım, diyebildi sağ sinyal verip sağa yanaşırken.
Hemen arkasındaki araç zar zor vurmadan durabildi. Bağırış ve küfür sesleri az sonra Murat’la bir koşturmacaya dönüştü.
Murat yine ilk varmıştı ama bu kez çok geçti. Cam kırıklarına karışan kan ve sıcak kokusu üç cansız bedeni araba ile birlikte anılara gömmüştü. Üçlü Su gibi şanslı değildi.
Tüm bunlar yaşanırken Yasemin Hanım kızının yanına gelmiş ve hayretten dona kalmıştı. Kızı pencereden uçuruma doğru bakıyor ve şarkı mırıldanıyordu.
– Kocaman orman ortasında, beyaz bulutlar altında, sincaplar koştururken, uçmak ister insan ya……daha bazı sözleri duyamıyordu Yasemin hanım.
Su kaza ile ilgili hiçbir tepki vermiyordu. Yasemin hanım o anda kızının kazanın farkında bile olmadığına iddiaya girebilirdi. İddia bir yana yemin edebilirdi. Su başka yerlerde dolanıyor orada o an yaşamıyor gibiydi.
Yasemin hanım kızını bırakıp diğerlerinin yanına gittiğinde güzel gelen ve kendisininde desteklediği fikrin ne kadar kötü bir fikir olduğunu gördü.
İşin acı ve trajikomik yanı kızı bu arabada olabilirdi. Bu fikirbir anda şimşek gibi çaktı beyninde. KIZI ÜÇ GÜNDE İKİ KEZ ÖLÜMDEN SIYRILMIŞTI. Bu sevindirici miydi? Korkunç mu?
Neler olduğunu çok yakında kendisi de anlayacaktı.

8 CENAZEDE
Her acı olayın yarattığı bir hüzün tabakası sarar bedenimizi ve anılarla bezediğimiz bu yitik bedenler ölene kadar kalbimizde ve beynimizde yerini korur. Bazen unutur gibi olsak ta o bedenler birgün gelir kendilerini hatırlatır bizlere.
Cenazede üç gencin tabutu yanyanaydı. Başlarına resimleri, üzerlerine yeşil bez konmuş tabutlar şimdi kardeşçe yanyana yatıyordu. Yeşil bezin üzerindeki yazıları hiçbir zaman öğrenememişti Su.
Annesinin zoruyla gelmişti buraya. Hala da olayın temasıyla pek ilgilendiği söylenemezdi. Su daha çok ağaçlara ve sallanan dallara bakıyor, kuşlara dokunmak istiyor, mezar taşları üzerindeki yazıları okuyordu. Orada değil veya olay kendisini ilgilendirmiyor gibi hali vardı.
Yasemin hanım Su gelmek ister, gelmeli, gelmezse ayıp olur diye kızını da getirmişti. Ama şimdi O’nun ilgisiz tavırları Yasemin Hanımı da kızdırmaya başlıyordu. Kızını birkaç kez ikaz etsede kalabalığa karşı ayıp olmasın diye yeniden cenazelere döndü.
Okunan dualar arasında kalabalık uzaklaşırken mezarların başında sadece hoca efendi kaldı.
Çocukların anneleri başsağlıklarını kabul ederken Yasemin Hanım kızı Su’yu da yanında taşıyordu.
– Başınız sağolsun.
– Dostlar sağolsun.
Anne ve babaların gözünde Su’ya karşı bir kin yoktu. Asla. Ama tatile O’nun için çıktıkları ve erken dönmek zorunda kaldıkları için söyleyemedikleri sözlerle içlerinden isyan ediyorlardı. Su’nun belki hiç suçu yoktu. Sadece rastlantı ve kazaydı yaşananlar ama sonuçta Su o kabuslardan etkilenmeseydi Yasemin hanım o kahvaltıyı organize etmeseydi? Sualler, acabalar uzayıp gidiyordu akıllarda.
– Onlar burada değiller.dedi Su. Zar zor anlaşılan sesiyle çocukların ailelerinin duyabileceği kadar bir ses tonuyla.
– Onlar şimdi çok uzaktalar. Burada sadece bedenleri var. Ama bu bedenler artık onların değil. Yeniden sessizliğe gömüldü.
Aileler Su’nun dediklerine tam olarak anlam veremeseler de hıçkırıkları bir kez daha şiddetlendi ve Su’nun yanından uzaklaştılar. Kırıcı bir şey söylememeleri sadece Yasemin hanıma duydukları saygıdan ve Su’nun rahatsızlığından dolayıydı.
– Hepimiz er yada geç onlara katılacağız. Su sanki buradakilerle konuşmuyor, sesli düşünüyor ama herkesin de bu sesi duymasını istiyordu.
Su sallanan dallara, yapraklara bakarak annesinin kolunda mezarlıktan uzaklaşırken gözü yaşlı aileler bir süre daha mezarlıkta kaldılar. Evlatlarını; kaza ile parçalanmış vücutlarının morgdaki halleriyle değil, mezarlıktaki bu kutsal görüntü ile hatırlamak ister haldeydiler.
Su eve dönüş yolunda yine şarkı mırıldanıyordu.
– Kocaman orman ortasında, beyaz bulutlar altında, sincaplar koştururken, uçmak ister insan ya, dalarak derin suya, serinlemek ister ya…
Su olanlardan ziyadesiyle etkilenmişti. Yapılacak en güzel şey acil bir ruhsal yardım almak tı. Hem de hemen.

9 NEZAKET HANIM
Yasemin hanım doktor hanımla yaptığı kısa görüşmeden sonra Su’yu kolundan destek vererek içeri soktu ve psikiyatrist Nezaket hanımın gösterdiği koltuğa oturmasını sağladı.
– Çıkayım mı?
– Hayır! Lütfen kalın. En azından şimdilik.
Su yine pencereden dışarı bakıyordu. Orada değil gibiydi.
– Su, Hoş geldin canım. Nasılsın? Nezaket hanım gerçekten de nazik biriydi, kibardı. Bedeninin çok kilolu olması dışında görünen bir sorunu yoktu. Su başını doktor hanıma doğru çevirip hafifçe tebessüm etti.
– Hoşbulduk doktor. Sizinim.
– O ne demek öyle Su. Burada sohbet edeceğiz sadece.
– Bu yaşananları geri getirebilecek misiniz?
Bir haftadır ilk kez bir yabancıyla bu kadar uzun konuşması bile başarıydı.
– Getiremeyiz belki ama anlayabilir, paylaşabilir, dertleşebiliriz. Belki ileriye bakar…sözünü tamamlayamadı.
– İlerisi yok doktor hanım. Yol buraya kadar. Su sakindi.
– Bildiğin birşeyler mi var su?
– ……….
– Yaşananların seni derinden etkilediği malum. Önce baban ve kardeşin, sonra….
– Babamları konuşmasak daha iyi doktor hanım.
– İstersen hanım lafını kaldıralım. Adım nezaket. İster nezaket hanım de, ister doktor. Ama hanım demeyelim olur mu? Biz arkadaşız.
– Değiliz doktor hanım. Az sonra kapıdan çıkacağım ve siz doktor hanım ben de Su olarak kalacağız. Belki bir daha hiç görüşmeyeceğiz.
– Belki yine göörüşürüz. Bu sana bağlı istediğin zaman gelebilirsin. Hatta arayabilirsin de. Canın ne zaman ve ne isterse konuşabiliriz. Arkadaşın gibi.
– Arkadaş gibi mi? Kaçı gibi? Kim gibi?
– Yani ağlamak istersen, anlatmak istersen, kızmak, bağırmak istersen burada veya birlikte yapabiliriz. Biz senin iyiliğin için….
– İyilik yapacaksanız beni yalnız bırakın doktor hanım. Yapacak pek bir şey yok.
– Ne için yok?
– Gidenler için, benim için, gidecekler için.
-………
– Babamlar arabadayken Toprak’la anahtarlığa bakıyordu. Ara yoldan çıkan kamyonu göremediler. Ben gördüm ama bağıramadım. Onlar için mi? Onbeş dakika ölü kaldıktan sonra yaşama dönen benim için mi? Yoksa değiştirmeseydim o arabada olacak olan Su için mi?
-……..
– Tam üç kez ölemedim doktor hanım. Gözleri nemlendi. Yaşlar yavaşça dökülürken gözleri yine pencereye kaydı.
– Beyaza bu kadar yaklaşmışken içeri giremedim. Başkalarının da ölmesine neden oldum.
– Devam et canım.
– Bu kadar doktor. Cevapsız soruların yanıtını bulursam size de bildiririm. Su derin sessizliğine geri döndü.
Yasemin hanımla bakışan Nezaket hanım hastanın çıkabileceğini başıyla işaret edip annesiyle yeni randevu tarihini kararlaştırdı ve;
– Bu numaram istediğin zaman beni arayabilirsin canım, dedi.
Bu sözler Su’ya söylenmişti ama duyamazdı Su. Çünkü o esnada yine aynı şarkıyı mırıldanıyor ve sanki başka yerlerde geziniyordu.
Doktor aldığı notlara bakıp önce bir dudak büktü ve sonra telefonu kaldırdı;
– Sıradaki hasta lütfen, telefonun ucundaki sekreteriydi.

10 MURAT
Murat, yaşananların etkisinden kurtulamamıştı hala ve kısa zaman içinde istenmeyen olayların devam edeceğine ve anahtarın Su olduğuna dair bir hisse sahipti.
Bu nedenle Su’ya yakın olma gayreti içindeydi. Yasemin hanım kah kötü anıları depreşmesin diye Murat’ı engelliyor kah Su normale gelsin diye Murat’ı can simidi olarak görüyordu. Yasemin hanım çoktandır işe de uğramıyor, günün tüm zamanlarını kızına ayırıyordu.
O gün Murat odasına geldiğinde Su pencerenin kıyısındaydı.
Su Murat’ın geldiğini duyduğunda başını O’na çevirip her ikisini de hayrete düşürecek şekilde;
– Burdasın çünkü korkuyorsun, dedi.
Murat şaşkın ve telaşlı;
– Evet, biraz. Sen?
Murat bir haftadır traş olmamış suratı, yorgun gözleriyle hala yeterince sağlıklı ve yakışıklı görünüyordu. Yasemin hanım Murat’ı her zaman kızına yakıştırmıştı. Ama şu an geldikleri nokta biraz farklıydı.
– ……
– Ben senin içinde endişeleniyorum. Yani bu olanlar…
– Ne var olanlarda? Su başını çevirmiş, Murat’a bakıyordu. Gözleri cevap ister gibiydi ama dudakları sanki cevabı içinden tekrar eder gibiydi.
– Yaşadıklarımız çok acı. Herşey bir anda oldu. Onlar arkadaşımızdı. Daha yavaş gitsek, başka zaman olsa, birgün sonra dönsek diye düşünmeden edemiyorum. Senin söylediklerin, cenazede bakışların…anlam veremiyorum. Sanki bir bedel öder gibiyiz. Sen nasılsın? Hiç konuşmuyorsun, telefona bakmıyorsun?
– Senin yapabileceğin bir şey yok. Su başını pencereden çevirmeden konuşuyordu.
– Olmalı. Bak, fakülteden Suat Hocayla konuştum dün uzun uzun. Anlattım. Anlam veremedi. Yani tesadüf diyor. Senin boğulmanı….
– Ölmem lazımdı diyor değil mi?
– Tam olarak değil ama evet.
– …….
– Çocukların ölmesi de bir kaza olmalı. Ama…
– Ama ne? Bu kez Su merak eder gibiydi.
– Komiser Kadir ile görüştüm yine Datça’dan. Hani şu kaza yerinden sorumlu polis.
– …?
– Kazanın olduğu yerde kazaya neden olacak hiçbirşey yokmuş. Neden olduğunu hala anlayamadıklarını söyledi.
– Yani sence biraz esrarengiz?
– Değil de…..nasıl desem? Boş yolda, yokuş yukarı, gündüz vakti…bana da biraz garip gelmiyor değil…
– Ne demek istiyorsun?
– Yani bu olanlar biraz tuhaf diyorum. Peşpeşe herşey diploma töreninden sonra …
– Zamanı gelmiştir belki? Su başını Murat’tan çevirmiş yeniden uzaklara dalmıştı.
– Neyin zamanı Su?
– Sıramızın diyelim….
– Bunu kimse bilemez. Olanlar sedace tesadüf ..
– Diyorsun…? Alay eder gibiydi.
– Açık konuş Su.
– Şöyle diyelim. Babam ve kardeşimle aynı araçtaydım ölmedim. Boğuldum ölmedim. Araba değiştirdim ölmedim. Ya başkaları öldü ya ben ölemedim. Bunları hiçbiriniz göremiyor. Oynuyor bizimle. Ölüm etrafımızda dolaşıyor ve ben hariç kim i beğenirse onu alıyor. Yerinde olsam benden uzak dururdum.
Sesi ağlamaklıydı. Murat, Su tarafından bakamamıştı bugüne kadar. Kızdı kendine. İçini saran vicdan sesi ve ölüm korkusu arasında gezinirken, Su’nun yaşadıklarını anlayamamıştı.
– Bunlar senin suçun değil ki?
– Sence ölmemekle ne kazandım? Daha uzun ve mutlu bir hayat mı? Kabuslarla dolu yaşamdan daha güzel bir dünya mı? Yerime ölenler ölümün oyununa mı geldi? Yoksa onlar kandırdığım ölümün masum kurbanları mı? Anla artık…Babamla kardeşim de arkadaşlarımız da benim yüzümden öldüler. Bense bu acıyla yaşamak zorundayım.
-…..
– Kabuslarımda her akşam ölüyorum. Ama gündüz ne yapsam olmuyor. Ölemiyorum.
– Evet ama neden?
– Ölüm hesap soruyor. Ya da oynuyor.
Yasemin hanım kapıdan girdiğinde elinde çay ve kurabiye vardı.
Su ani bir hareketle;
– Çıkar beni buradan Murat. Yürüyelim biraz, dedi. İkisi anlayamamazlıkla birbirlerine bakarken Su merdivenleri inmiş bahçe kapısına gelmişti bile.
11 BALKON
– Burası güzel, biraz oturalım, dedi Su.
Deniz manzaralı, serin, hoş bir mekandı. Adı da güzeldi; “SAADET” Güzelyalı sahillerinin en güzel saatleriydi. Denizden hafif esinti gelirken güneşin sıcaklığı hala kaybolmazdı.
– Ben dondurma istiyorum, dedi Su. Bol ve sade. Yanına su.
– Ben de aynından dedi Murat garsona.
Deniz her zaman ki gibi yeşile kaçan maviydi. Ama dibinden, ama pisliğinden, ama havasızlığından bu su hep bu renkteydi.
Su’nun hayata sanki yeniden dönmüş gibi bir hali vardı. Sanki unutmuş, unutmak ister yada ne olursa olsun edasındaydı. Ama şu an yaptığı dondurma yeme işi sanki günün en önemli olayıydı. Keyifle dondurmasını bitiripağzının kenarlarını sildi. Suyu tepesine dikip bardak kullanmadan ve tek seferde sonuna kadar içti.
Murat daha yarısındaydı. Su’nun keyifle yemesini seyretmiş, biraz da hoşuna gitmişti. Karamsar olayları konuşmamakta kararlıydılar.
Kaldırımdan geçen macuncular, baloncular, midyecilere takıldılar bir süre.
Kafe’deki insanların hangi hayvana benzediğini konuşup gülüştüler.
Zaman güzelce akıp giderken güneş batmaya, yollar tehnalaşmaya yüz tutmuştu.
– Sana gidelim, dedi Su. Bana resimlerini göster. En sevdiğin plaklarını çal. Balkondan denizi izleyelim…uzaktan.
Murat şaşırmıştı.
– Olur, diyebildi. Olağanüstü bir değişiklikti bu. Su bugüne kadar kimseye tek başına gitmemişti.
Araba evin önünde durduğunda;
– Ben olsan binayı maviye boyardım dedi Su. Ev geniş ve gösterişli. Güzel de. Bu kasvetli renk evin güzelliğini örtüyor.
– ….?
– Annenler evde mi?
– Hayır.
– Daha iyi…
Çıktıkları katın balkonu muhteşemdi. Deniz uzak olsa da ayaklarının altında gibiydi. Civardaki evler daha aşağıdaydı ve evin içi dışarıdan görünmüyordu. Dedikleri gibi resimlere bakıp, müzik dinleyip, çay içerken….Su Murat’ın dudaklarına yapıştı.
Neye uğradığını bilemeyen Murat aynen karşılık verince güneşin batışını izleyemediler bir müddet.
Su üzerini giyerken Murat’ın suratında hala az öncesinden kalma tatlı bir tebessüm vardı. Bir süredir hoşuna giden bu acayip kıza kanı kaynamaya başlamıştı iyice.
O kadar ki bu yola artık onunla devam etmek ve varsa yapılabilecekleri birlikte yapmak tek arzusuydu. Ama yaşananlara kendisi de inanamıyordu.
Su ise gerdirdiği yorgun vücudunu güneşe karşı esnetirken;
– Beni eve bırakır mısın? Dedi.
– Tabi, dedi Murat kekeleyerek.
Murat’ın kırmızı arabası Su’nun evine vardığında annesi pencereden kızının merdivenleri koşarak çıkmasını izledi. Sonra Murat’la biran göz göze geldiler ve araba hızla uzaklaştı.

12 ATEŞLE DANS
Murat’la birlikte geçirdiği zamanlar Su’ya yeniden hayat vermiş gibiydi. Olanlar daha doğrusu son bir yılda olanlar Su’nun beyninden silinmiş gibiydi. Birlikte geziyor, yemek yiyor, müzik dinleyip resimlere bakıyorlardı.
İkisi de yaşadıkları cinsel tecrübenin de etkisiyle yakınlaşmış birlikte daha çok zaman geçirmeye başlamışlardı. Sinem, Güzide ve Filiz bazen onlara katılsa da ikili çoğu zaman birlikte vakit geçiriyordu.
Her zaman gittikleri barda birde Şeko takma adlı, asıl adı şefik olan bir barmenle tanışmışlardı. Şeko kısa boylu, kirli sakallı, insan canlısı, ağzı iyi laf yapan bir dosttu.
Birgün yine Şeko’nun yanındayken Su lavaboya gidiyorum diye ayrıldı. Murat ve Şeko konuşmaya devam ederken bir anda bir elektrik kaçağı ve patlama oldu. Murat gözleri kocaman açılmış vaziyette bakarken devasa alevler barın heryerini sardı.
Duman ve alevden kaçan insanlar bağrışırken Su hala lavabodaydı ve henüz gürültünün nedenini anlayamamıştı. Tuvalet kapısının altından gelen dumanlarla birlikte tuvaletten dışarı çıkması bir olsa da barın kapısına ulaşması mümkün olmadı. Tuvaletin dar pencerelerinden çıkmak geldi aklına ancak bedeni bu dar camlara sığamazdı. Gidebileceği tek yer vardı… Mutfak. Oradan pencereyi veya kapıyı kırıp çıkabilirdi. Öyle de yaptı.
Ama mutfakta Su’yu başka bir kötü sürpriz bekliyordu. Koşturmacadan devrilen malzemeler çıkışı kapatmış, içerisi tutuşan ocak ve plastik malzemeyle duman altında kalmıştı. Cehennemi andıran tabloda geri dönmek istedi ama kapı, üzerinden çöken duvarla birlikte çıkışı tamamen kapattı.
Su bu kez yenilmeye yakındı. Nefes alması güçleşmiş, içerisinin ısısıyla birlikte vücut ısısı da yükselmişti. Çıkacak yeri kalmadığını anladığından eline aldığı bez parçasıyla dumanla mücadele ederken ateşten uzak köşede yere oturmuştu.
Kendinden geçtiğinde yine beyaz bulutlara yaklaşıyor gibiydi. Duyduğu seste bu kez arkadaşlarının da sesi vardı. Çocuk sesi ile şarkı arası ince sesler…
Bu seslere, kurtarmaya gelen bar personelinin, Murat’ın ve itfaiyenin de sesi karışıyordu.
Son suyduğu ses “Su iyimisin?” oldu.

13 YİNE, YENİDEN

Su gözlerini açtığında hastanedeydi. Yanıbaşında her zamanki gibi annesi, onun yanında Murat duruyordu.
– İyimisin kızım?
Bu sözü defalarca duyduğunu hatırladı.
Doktor hastayı içeri alırken aileleri dışarda bırakmış, böylece Su’ya biraz zaman tanımıştı.
– Birşeyim yok doktor, diyebildi. İyiyim.
– Bir o kadar da şanslı, dedi doktor. Dua et mutkaftaki tüpler patlamamış.
Su gülmeye başlamıştı. Yine ölmemiş, yine eskiye dönmüştü. Lanetlenmek bu olsa gerek diye geçirdi içinden.
– Ne zaman çıkarım doktor? Eve gitmek istiyorum da!
Doktor şaşkındı.
– Tetkikleriniz bitsin çıkarsınız, görünen birşeyiniz yok. Birkaç hafif yanık, bir iki morarma hepsi o. Filmlerde iyiyse sorun yok demektir. Bu durumda iki saate kadar çıkarsınız.
İki saat buradaysam uyumak en iyisi diye geçirdi içinden. Yorgunluk ve ilaçların etkisiyle bu pek zor olmadı. İki saat deliksiz uyduğunda hatırladığı şey vücuduna giren iğnelerin acısı vu duyduğu şarkının melodisiydi…
– Kocaman orman ortasında, beyaz bulutlar altında, sincaplar koştururken, uçmak ister insan ya, dalarak derin suya, serinlemek ister ya, alevlerden kurtulup, sırayla zamanla, ama herkes mutlaka, kaçmak yok, kurtulmak yok, acele yok sırayla…

14 KOMŞUNUN EVİ
Kzanın üstünden iki gün geçmiş, Su bar yangınını tamamen unutmuştu. Olayda kendisinden daha avantajlı durumda olduğu halde ölen iki adam vardı. Ama Su buradaydı işte.
Bugünü evde geçirmekte kararlıydı. Murat kısmi yanıkları, iş bağlantıları ile uğraşıyordu.
Su ise daha öncekilerden daha kolay atlatmışa, bir nevi alışmışa benziyordu.
Telefon sesiyle irkildi;
– Alo, ben Su.
– Selam Murat. Nasılsın?
– Sesini duymak güzel. Gelsene?
– Olmaz, işim var. Belki akşama.
– Ara beni. Ben çıkmıyorum.
– Olur. Ararım. İyisin değil mi?
– Evet, merak etme. Sen?
– Ölmem merak etme. Kötü bir espriydi. Ama Su kızmak yerine bu kez gülüyordu.
– Ölmeyiz, korkma.
Murat telefonu kapatınca Su yeniden dışarıya bakmaya başladı. Aklında şekillenemeyen olaylar, duyduğu tam anlamlı olmayan sesler, kendisine değil ama başkasına ait ölü bedenler vardı.
Babasıyla geçirdiği zamanları hatırladı. Toprak’ın ilk adımlarını, annesinin kardeşine hamile olduğu zamanları. Geçmişe ait anıları hep güzeldi. Babası da kardeşi de Su’yu severdi.
Şımarık kardeş Su Toprak’ı bazen kıskansa da kimseye elletmez, başkalarının dokunmasına bile kızardı.
Onlar bir yere Su’yu almadan giderlerse kıskanır o akşam konuşmazdı. Ama sabah işler yeniden düzene girer ve aile içi yaşam sürer giderdi.
Okul yıllarında arkadaş ve öğretmenlerini düşündü. Mezuniyetini. Daha işe başlamamış, iş görüşmesi bile yapmamıştı. İhtiyacı yoktu ama başına gelenlerden dolayı başkaca hçbir şeye zaman ayıramıyordu.
Derken karşı evde Asuman hanımın camdan silüetini gördü Su. Asuman hanım camdan birşeyler işaret etmeye çalışıyor, pencereyi açmaya çalışıyor, fakat başaramıyordu. Derken uzak camda bir gölge belirdi. Önce kara bir duman ardından bir tek patlama sesi.
Daha sonra doğalgaz kaçağı dedikleri patlamayla Asuman hanım, Su’nun gözleri önünde can vermişti.
Su yoktu olayda. Alakası yoktu. Neden olmamıştı. Ama şahitti.
Kurtarmak için bir şey yapamazdı.
Tanıyordu ama annesinin arkadaşıydı. Kendisinin değil.
Bu sefer farklıydı. Ama farkı Su da bilmiyordu.
Yine ortada bir ceset vardı ve bu Su değildi.
15 ASANSÖR
Murat akşam uğradığında Asuman hanımın başına gelenlere üzülmüş ama Su’dan farklı olarak olayı bir tesadüf olarak değerlendirmişti.
Kadın yaşlıydı, tek başına yaşıyordu ve kaza geçirmişti. Bu kazanın ölümle sonuçlanması Su’nun hatası değildi, Su ile alakası yoktu. Kendisi ile hiç.
İyi bir komşuyu kaybetmekten öte, bu olay bir anlam ifade etmiyordu. Dolayısıyla Su ile vakit geçirmelerinde sakınca yoktu.
En güzel kafa dağıtma yolu olan alışverişe ve eğlence yerlerine gitmeye karar verdiler. İlk durak Balçova oldu. Büyük firma ve marketlerin dev standlarında saatlerce gezebilir ve hatta eğlenceli pekçok şey yapabilirlerdi.
Burada saatlerce yaptıkları alışverişi takiben Kordon’a yöneldiler. Aldıkları şeyler arabanın bagajını doldurmuş, çok para harcamış ve yorulmuşlardı. Kordon’da güzel bir mekanda iki şey içmek ve denizi akşam serinliğinde yukarıdan seyretmek için bir restauranta girdiler. O sırada Murat’ın telefonu çaldı ve Su’ya çıkmasını söyleyip kendisinin arkadan geleceğini işaret etti. Su merdiven çıkacak halde olmadığından asansöre yöneldi ve yeşil düğmeye basarak çağırdı.
Hemen üst katta duran asansör kısa zamanda geldi ve kapılarını açıp konukları buyur etti. Ancak ilginçtir o kalabalıkta Su hariç hiçkimse asansöre yönelmedi ve Su en yüksek kat olan çatıya yani onbirinci kata bastı. Kapı kapandı. Asansör yukarı doğru yükseldi ve aniden durdu. İki katın arasında durduğu içinde kapıları açılmadı.
Asansör kabini içindeki telefon cevap vermiyordu. Işıklar hala yanıyor ve fan hala çalışıyordu. Demekki elektrik vardı ve durması en azından düşme tehlikesi yok demekti.
Bu esnada Murat diğer asansör ile çoktan yukarı çıkmış Su’ya bakıyordu. Garsondan yardım istedi ancak garsonlar o tarife uyan bir bayan görmediklerini söyledi.
Az sonra başlayan hafif karmaşa ile asansör arızası olduğunu öğrenen Murat derhal ara kata yöneldi ve içeride sıkışanın Su olduğunu öğrendi. Sesi zayıf ama sağlıklı geliyordu. Yükseklik korkusu olmasına rağmen bu kez korkmuyordu. Nasıl olsa birileri kurtaracaktı.
Derken z önce takılan asansör verilen ilk komuta uyarak yukarı doğru hareketlenmeye başladı. Su sevindi ancak asansör bu kez onbirinci katı da geçip servis garajına gitmişti. Burada bir süre beklemek üzere programlandığından kapıları açmak mümkün olmadı ve az önce başlayan serüven devam etti. Oda içindeki hava fan otomatik olarak durduğundan azalmaya, sıcaklık artmaya başladı. Terlemeye başlayan Su önce üzerindeki bazı kıyafetleri çıkardı, sonra nefesini kontrol etmeye çalıştı.
Saatler geçtikçe, yetkili servisi dahil, çağrılan itfaiye dahil bir şey yapamıyordu. Görünen bir arıza yoktu. Göstergeler, elektrik normaldi. Ama en tepede askıda kalan asansör ne hareket ediyor ve komut dinliyordu.
Bir süre sonra Su sesler duymaya başladı. Mekanik gıcırtı sesine benzeyen sesler bir anda içini ürpertti. Önce küçük sonra büyük bir ses geldi ve asansör büyük bir hızla aşağı doğru inmeye başladı.
Çalışanlardan biri telleri koparmış veya asansör freni boşalmış olabilirdi. Ama sonuçta asansör hızla iniyordu. Tıpkı Su’nun kabuslarındaki gibi hızlı ve sesli.
Bu kez film kopmak üzereydi. Kalbi hızla atarken çarpmanında etkisiyle parçalanacak kemiklerini düşündü. Ama bu kezde şansı yaver gitmiş ve asansör ani bir frenle yavaşlayarak ilk iki katın arasında durmuştu. Sonra ışıklar yine normalleşti ve yavaşça giriş katına dönüp kapılarını açıverdi.
Su yerde baygın yatıyordu. Ama yarası yoktu. Ufak çizikler dışında asansör kazası geçirdiğini kime söylese inanmazdı.
Murat Su’yu kucağına alınca bekleyen ambulansa binmeye gerek bile duymadı. Murat’a gerek yok der gibi baktı.
Hiçbirşey olmamış gibi ayağa kalktı, üzerini silkti ve Murat’ın elini sıkıca tutup;
– Eve gidelim, dedi.
Murat şaşkınlıkla;
– Peki , dedi. O gece Yasemin Hanım Su’yu bekledi ama Su geceyi Murat’ın evinde geçirdi.
Kısacık ömürde yaşanacak güzel şeylerden biriydi bu. Dahası Su yanıbaşından ayrılmayan Murat’a hergeçen gün daha çok bağlanmaya başlıyordu. O zaman tereddüte gerek yoktu. Hayat kısa ve ölüm kaçınılmazdı.
Kısa olan zamanı güzel şeylerle doldurmak için acele etmek gerekti. Bu kişi Murat’tı.
Murat’ta halinden gayet memnundu. Çoktandır yakın olduğu Su’yu tanıdıkça saygı ile karışık sevgi duyuyor ve her geçen gün daha çok bağlanıyordu.
O gece ilk defa bir geceyi sabaha bağlayana kadar aynı yatakta uyudular.

16 EFES GÜNEŞİ
Su’nun kabusları devam ediyordu. Arasıra görüştüğü Nezaket hanım faydalı olamsa da Su’yu rahatlatıyordu. Olayın daha derinlere inmesine engel oluyor, yaşananların kalıcı etkilerini iyi niyetle bertaraf etmeye çalışıyordu.
İyileştirme özelliği olmasa da Su buraya gelmekten genelde memnundu.
Büroda geçirdiği bir saat boyunca hem kendisini dinliyor ve hem de Doktor’unun kendisini iyi hissetmesini sağlıyordu. Kadıncağız Su’yu normale döndürebilme gayreti ile o kadar meşguldi ki, Su’nun kendisini kısa aralıklarla kontrol edebildiğini göremiyordu çoğu zaman.
Kabuslar her gece bir farklı şekilde yaşanırken Murat olayların akışına bir anlam vermeye çalışıyordu. Çok şey değildi ama vardığı bazı şeyler üzerinde yoğunlaşmasına neden oluyordu.
Ancak o gece lunaparka gittikleri gece Murat birşeyi çok iyi anladı. Bu yaşananlar birbirinden tamamen alakalsız değildi.
Birşeyler, bir şekilde birbiri ile alakalıydı.
Bunu anladığında dönme dolabın tepesindeydiler. Oyuncak kısa süreliğine bozulmuş, sallanmış hatta çatırdamış ama her zaman ki gibi bir şey olmamıştı.
Orada konuştuklarında Su babası ile igili bazı şeyleri anlatırken, babasının arkadaşlarının kendisi hakkında düşündüklerini bildiğini ama karşılık vermek yerine uzak durmayı tercih ettiğini söyledi. O kişiler aslında daha da ileri gitmiş, babasının iflasını ve nadiren sağlığını kaybetmesini ve belki o işi bırakmasını istemişlerdi. Bu kişiler babasının rakipleri veya can düşmanları, maalesef kızının yani Su’nun arkadaşlarının babasıydılar.
Datça’da hayata veda eden Kerim, Kadir ve Sedef’in babalarıydı bunlar.
Murat haykıracak kadar heyecanlıydı. İşler tesadüf olmaktan çıkmaya başlamıştı. Bu bir rastlantı olamayacak kadar büyük bir şeydi.
Su bunu çok daha önce, kazanın yaşandığı andan hemen sonra anlamıştı. Babası Su ile konuşmalarında annesi Yasemin Hanım’dan daha net olur, iş rekabet detaylarını bile Su ile paylaşırdı. Su ketumdu. Ama Yasemin Hanım hissi davrandığından bu insanlara karşı babası yüzünden cephe almasını istemezdi. Bu nedenle Su ile ayrı, eşi ile ayrı açıklıkta konuşurdu.
Su bu nedenle babasının iş detaylarını bilirdi. Özellikle dost ve rakip firmaları.
Barda ölen diğer iki kişi ise babasının değil tam aksine kardeşinin düşmanlarıydı. Onlar kardeşi Toprağı basit bir şey yüzünden haince tuzağa düşürmüş, iftira atmış ve ardından okul müdürüme yalan yere şikayet ederek yok yere ceza almasına sebep olmuşlardı. Su onları da tanıyordu. Çünkü babası gibi Toprak’ta ablası ile çoğu şeyini paylaşır ve dertleşirdi.
Murat’a göre eğer anlatılanlar doğruysa ki yalan olması için hiçbir neden yoktu, yaşanan kaza ve ölümler maksatlı ve belki de planlıydı.
Ama Su o kazaları neden yaşamış ve sonra nasıl kurtulmuştu? Kurtulması da planlımıydı yoksa Su diğerlerinin başına gelecek olayların oluşu esnasında tamamen yanlış yerdemiydi? Yoksa o insanlar Su’ya yakın olmakla hata mı etmişti?
Bunların cevabını belki Su biliyordu ama daha fazla konuşmuyor ve yaşanan anın güzelliğini seyretmek, gecenin sessizliğini dinlemek istiyordu.
Murat emin değildi ama tüm cevaplar Su’da saklı görünüyordu.
Efes Güneşi o gece Murat’ın çoktandır çözemediği sorularına cevap olmuş, zihninde gerçekten bir güneş gibi parlamıştı.

17 MEZARLIK
Su babası ve kardeşinin mezarına cenazelerin defnedilmesinden sonra hiç gitmemişti. Sabah rüzgarıyla birlikte pembe Vosvos’una atladı ve kardeşiyle babasının mezarının başına oturdu.
Buraya ilk defa gelmiş olmanın heyecanı ve onlara yakın olmanın hazzıyla duyguları boşalıverdi ve göz yaşlarını tutamadı. Onların gitmesi hiç adil değildi. Onların gidip kendisinin kalması ise hiç. Annesinin bile haberi yokken içtiği uyku hapları değil öldürmek, uykusunu bile getirememişti.
Şimdi ise burada vicdanının sesini daha doğrusu sessizliğini dinliyor ve af diliyordu.
Babası ve kardeşi duymasa da o üzgündü. Yaptığı ve yapamadığı şeylerden dolayı üzgündü. Hiçkimseye söyleyemediği, anlatamadığı şeylerden dolayı. O arabada olanlardan dolayı.
Arabada yollarına dikkatlice devam ederken Su’nun bir gün önce babası tembihlediği halde kontrol ettirmeyi unuttuğu ve fakat kontrol ettirdim dediği frenler nedeniyle üzgündü.
Babası geçte olsa kamyonu görmüş fakat bastığı fren arabayı durduramamıştı. Sadece yavaşlayabilen arabada önde olanlar ölmüş arkada oturan Su ise sadece yaralanmıştı.
Bu gerçeği annesi bile bilmiyordu. Ama bilenler işte buradaydı.
Kimbilir belki o kazalardan kurtulmasının nedeni bir tür lanetlenmiş olmasıydı?
Su döktüğü her göz yaşı ile bedeninin biraz daha temizlendiğini düşünsede asla eskisi gibi olamayacağının farkındaydı.
Onlar Su’dan intikam alır gibi, hesap sorar gibi, oyun oynar gibi hiç yalnız bırakmıyor, gece kabuslarla gündüz yaşananlarla hep Su’nun etrafında oluyorlardı.
Bu arada kendi hasımlarından bazılarıda nasibini alıyor ama Su şimdilik yaşıyordu.
Yaşamaya devam edecekmiydi bunu sadece babası ve kardeşi ve tabiki Allah biliyordu.
Mezarlarına birer beyaz karanfil bıraktığında rüzgarın sesini duydu kulaklarında. Her zamankinden farklı ve serin bir sesti bu. Çoktandır yaşadığı sessizliğin bozulduğunu, birşeylerin değiştiğini hisseden Su eve dönmeye karar verdi.
Yağmur çiselemeye başlamış, hava kararamaya yüz tutmuştu.
Yolda her zaman gittiği ve kendisini iyi hissettiği manzara vadisine direksiyon kırdı. Biraz yalnız kalıp eve öyle dönecekti.
Aklında mezarlıkta duyduğu ses vardı. Fıss, Fuss, Fıss,…
Şarkı gibiydi ama sözsüzdü bu kez.

18 KOY
Seferihisar yolunda Ürkmez kavşağına yakın Çoban Çeşmesi yakınındaki yere geldiğinde burada başkalarının olduğunu gördü. Birkaç araba kızlı erkekli içiyorlardı. Rahatsız etmemek ve rahatsız olmamak için kendisine tehna bir yer buldu.
Manzara muhteşemdi. Yağmura rağmen ay ve bulutlar manzarayı tamamlıyor, köylerin ışıkları geceyi alttan parlatıyordu.
Olanları düşündü. Olmayanları da.
Bbasının affettiklerini, affetmediklerini, annesinin yaptıklarından babasına söylemediklerini, kardeşine yaptıklarını, kardeşine attığı iftiraları, herşeyi. Zihni soyadı gibi berraklaşmıştı.
Bir film izler gibi istediği sahneye gidiyor tüm olayı net bir şekilde görüyordu.
Orada hiçkimseye itiraf edemediklerini kendisine itiraf ediyor ve ağlıyordu.
Seyit amca ile Kamuran teyzenin söyledikleri geliyordu aklına ilk geceden;
“Zaman en iyi ilaçtır ama bazı yaralar baştan onarılmazsa zamanla daha çok açılır. Hasta iyileşemez. İşte o zaman tedavisi de olmaz. Hasta iyileşmek istemediği süece kimse onu iyi edemez. Ne zaman ne ilaç kar etmez.”
Haklıydılar. Aradan geçen zaman yaralarını kapayamamış adeta o küçük yara kangren olmuştu. Kimselerle paylaşamayacağı bu hakikat ailesinin yok olmaasına annesinin tek başına kalmasına ve arkadaşlarının da hayatını kaybetmesine neden olmuştu. Yara açıldıkça açılmış ve tedavi olmaz hale gelmişti.
Annesi de Su’da biliyordu ki Su’nun boğulma tehlikesi geçirdiği yer babsının kaza geçirdiği yerin hemen yakınıydı.
Kerim seçtiği bu yer kaderin bir oyunumuydu? Su itiraz etmeyerek olaylara göğüsmü germiş yoksa babası ile kardeşini kızdırmış mıydı?
O yer onlara mezar olmuşken Su kurtulmuştu? Ama arkadaşları Su kadar şanslı değildi. Babasıile kardeşi Su’dan intikam mı alıyordu?
Oraya gitmeli ve bu oyunu bitirmeliydi. Hemde yarın. Datça’ya yeni ve son bir yolculuk başlayacaktı. Ama bu kez yalnız.

19 DATÇA YENİDEN
Murat dün geceden beri mütemadiyen telefonla aradıysa da Su’ya ulaşamadığından rahatsız olmuş ve işkillenmişti. Annesi mezara gittiğini söylemiş, Murat mezarlıkta aradıysa da Su’ya rastlayamamıştı. Ama mezarcının dediğine göre Su az evvel oradaydı ve hışımla ve göz yaşları içinde mezarlıktan uzaklaşmıştı.
Mezarcı bir şey daha söylemişti;
“Gidenlere döktüğünüz gözyaşları ayaklarınıza dolanmasın” ne demek istediğini tam anlayamadıysa da ;
– Tamam , demişti Murat. Olmaz.
Su’yu önce evinde sonra birlikte gittikelri yerlerde arayan Murat bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı ama ne olduğunu bilemiyordu.
En sonunda benzinciden benzin aldığını, yanına evden hatıra eşyalardan birkaç tane aldığını öğrendi. Annesi daha fazla dayanamayarak endişe ile Murat’a eşi ve oğlunun öldüğü yerle ilgili gerçeği söylemişti.
Murat Su’nun gidebileceği tek yer olan koya yöneldi. Sabahın erken saatinde boş yolda uçan araba hızla ilerlese de Su yaklaşık bir saat öndeydi.
Bir yarış yaşanıyordu zamana karşı. Murat Su’yu yakalamak ve birlikte savaşmak niyetindeydi. Su ise meselenin o koyda biteceğine inanıyor, teslim olmaya gidiyordu.
Babasına ve kardeşine gidiyordu. Ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun.
Su varmak üzereydi. Murat aradaki farkı on dakikaya kadar indirmiş ancak henüz yakalayamamıştı.
Su arkadaşlarının kaza yerine geldiğinde ayağını hafifçe gazdan çekti. Orman kıyısındaki ağaçlar daha çok sallanmaya, fısltıları daha çok yükselmeye başladı. İçi ürperdi.
Buraya onlar için değil ailesi için gelmişti.
Tekrar gaza yüklendiğinde murat geride artık görüş mesafesindeydi. Ama Su hızlanmıştı. Yaklaşık beş kilometre ötedeki babasıyla kaza geçirdiği yere ulaşmaya çalışıyordu.
Son gaz ilerlediği virajlarda araba yoktu şansına.
Tam o anda karşısındaki tomruk yüklütırı gördü. Plakası aynıydı. Sürücü değişmiş ama araç aynı kalmıştı. Aynı far, aynı renk, aynı hata, aynı virajdaydılar.
Su çarpmamak için refleksle direksiyonu kırdığında yol kenarındaki demirler den aşmış, havada gidiyordu. Gittiği yer uçurumdu. Uçurumun sonu ise deniz.
Babasının çarptığı yerde şimdi tır sağlam bekliyor fakat kızı denize doğru havadan uçuyordu. Su daha önce kurtulduğu kazadan bu kez kurtulamamıştı. Yapacak şeyi yoktu. Aracın yakıt deposu demirlere sürtündükten sonra delinmiş ve yakıt sızdırmaya başlamıştı. Sürtünmenin de etkisiyle kıvılcım alan araç yanmaya başladı. Artık araç uçan bir alev topuydu. Su içinde kaderine yolculuk eden bir yolcuydu. Alevleri büyük bir patlama takip etti.
Bardaki yangında patlamayan tüpler gibiydiler. Sert, kısa, öfkeli.
Yanan araçta patlamanın da etkisiyle kendinden geçen Su yolun sonuna geldiğinin farkındaydı. Yaklaşık 15 saniyedir havada süzülmekteydi ve artık çakılmak zamanı gelmişti.
Yanıkları canını acıtsa da az sonra çarpacağı yer veya deniz canını daha çok acıtacaktı.
Nitekim öylede oldu. Yanan araç büyük bir ses çıkararak suya daldı. Alevler yerini suya bırakmıştı. Koca araç bir saniye içinde dibe daldı.
Su burayı hatırlıyordu. Boğulmak üzereyken Murat’ın kendisini kurtardığı yelken kazasının yeriydi burası.
Araçla birlikte batmış, kemerlere bağlı kalmış, kabullenmiş vaziyette gözlerini kapadı.
Ağzında aynı şarkı vardı. Ama bu kez sadece içinden söylüyordu.
– Kocaman orman ortasında, beyaz bulutlar altında, sincaplar koştururken, uçmak ister insan ya, dalarak derin suya, serinlemek ister ya, alevlerden kurtulup, kaçmak yok, kurtulmak yok, acele yok sırayla…
Murat yolun kıyısında arabasını çekip yola çıktığında arabanın sulara dalrken çıkardığı köpükleri izlemekle yetindi.
O mesafeden yapacağı hiçbirşey yoktu.
Su artık kurtulamazdı.
Kaza, patlama, yangın, uçurum ve boğulma tehlikesi. En sağlıklı bedenler için bile ölümcüldü. Ölüme hazır, ölüme koşarak gelmiş biri içinse mutlaka ölüm demekti bu atlayış.
Su defalarca bunların herbirinden tek tek kurtulmuş veya kurtarılmıştı. Ama şimdi tüm ölümler birden geliyorduSu’ya. İşi şansa bırakmaksızın, sırayla, teker teker.
Babası ile kardeşine kavuşurken beyaz ışıklar arasında hayyalerini gördü. Uzattı ellerini.
Arabadan çıkan köpük ve balonlar kesilmişken yetişti Murat.
Ama artık çok geçti. Annesinin kısmen, diğerlerinin ise asla bilemeyeceği şeyler yüzünden Su suya atmıştı kendisini.
Toprak toprağa nasıl kavuştuysa, Su da suya kavuşmuştu.
Acı ve korkular geride kalmış, kazadaki üç kişi artık yanyana gelmişti.
Su artık yaşamıyordu.
Güneş az önceki kazanın yaşandığı mavi koyun üstünde her zamankinden daha parlak daha güzel parlıyordu.
S O N

Admin (i.b.) 2010

Hakkında editor

editor
Sitemizin orta öğretim seviyesinde bir eğitim sitesi olduğunu lütfen unutmayınız! Lütfen şiir ve yazılarda hata veya yanlışlık olduğunu düşünüyorsanız bildiriniz... Yazı, şiir ve yorumlarınızda ziyaretçilerimizin yaş grubunu düşünerek seviyeli ve dikkatli olunuz. Telif haklarına dair sınırlamalara mutlaka uyunuz. Alıntılarda muhakkak kaynak gösteriniz. Emeğe saygılı ve genç beyinlere faydalı olmaya gayret ediniz. Sayfamızı ziyaret ettiğiniz için teşekkürler...

göz atmak isterseniz ...

Kısa Roman: Kayıp günlük

Kısa Roman: Kayıp günlük Kaybettiğimiz herşey birgün geri döner ÖNSÖZ Dünyada her saniye bin tır …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

22 − = 12